geceye bir söz bırak
-
Ateist Doktor House, bana kendi ateistliğimi mercek altına almam gerektiğini hatırlattı:
"Dindar Değilim, Müslümanım
Kur'an-ı Kerim, inanılmaz sıkıcı bir kitaptır. çünkü insana çok benzer!
Eşsiz, benzersiz bir kitaptır Hazreti Kur'an. Kitaptır, ama kitap diye bildiğimiz şeylere benzemez. Benzemez, insan elinden çıkmış kitaplara. Sadece insana benzer. insana benzediği için de, ne başı bellidir, ne sonu...
iddianın yeridir: Kur'an-ı Kerim'in insana benzediği kadar, insan insana benzemez. Son Peygamber olarak tanınan o güzel insanın sıfatlarından birinin 'yürüyen Kur'an' olması, ilham arayana ilham, delil arayana delildir.
Kur'an-ı Kerim'de tıpkı insan gibi, tekrarlar durur; daldan dala atlar; bazen 'ben' der bazen 'biz' ; gözü ufka bakarken maziden bahsettiği çoktur. Bir yolculuk gibi başlayıp bitmez, giriş-gelişme-sonuç yoktur, bu yüzden bir yere vardığını hissetmez insan, son sayfasını çevirdiğinde.
Yolun hikâyesi olmaz, yolcunun hikâyesi olur. Okuyucu(yolcu) kendi kalbini katmadığında ona, yolculuk edemez, hikâyeyi/kitabı(kendisiyle) tamamlayamaz, kitabı bitirse de bir yere varamaz. Sıkıntısı artar sadece.
Dindar olmayanlar, her zaman 'best seller' olabilecek, tam manasıyla evrensel, sürükleyici bir kitap okumayı beklerken, inanılmaz sıkıcı bir kitapla tanışmış olurlar. Haşa ve haşa diyelim de, şüphe, sinek gibi dolaşmasın yazının üstünde, okuyucunun dikkatini dağıtmasın. Tanrıyla arası hoş, dinle arası nahoş olan güzide insan topluluğunun hislerini paylaşmak, insan nefsinin desiselerine hemhal olmak diyelim biz buna. Siz, hemhal olmak fiilinin yerine empati kelimesini koyun ve emniyet kemerinizi bağlamayı unutmayın: Hüsnü zan.
Bir kere daha: Haşa ve haşa, dünya çapında başarılara imza atmış bir 'best seller' yazarı, yaratıcıdan daha 'yaratıcı'(!) görünür okuyucunun gözüne! Allah'ın kitabında, Allah'ın yaratıcılığı nerededir?
Dindar köylülerin ve laik şehirlilerin, Ramazan ayında televizyon programlarını ve fıkıh kitaplarını çekirge sürüsü gibi istila eden sorularına cevap vermeyen bir kitap, nasıl Allah kelamı olabilir?
insanın kalbinden geçenleri bildiğini söyleyen Allah, insanların çoğunun neleri merak edeceğini, her zaman popüler olacak fıkıh sorularını bilmekten aciz olabilir mi?
Kutuplarda nasıl namaz kılınacağı, hurilerin vücut ölçülerinin ne olduğu, hangi ibadete kaç 'bonus' verileceği gibi popüler sorunları mesele olarak görmeyen ve bunlara cevap vermeyen bir kitap, dindarlık algısına hapsolmadığı için, dindarların da alışkanlıklarını yıktığı için, yani çıtayı insanların seviyesine düşürmediği için, bizatihi bunun için kutsaldır!
Sevap biriktirenlerle bonus biriktirenler, yaşam tarzları farklı olsa da aynı kişilerdir. Sorularını değiştirmedikleri müddetçe, Kur'an-ı Kerim'deki temel espriyi/sorunu ıskalayacaklardır: şeytan, ateşten yaratıldığını, ateşin topraktan üstün olduğunu söyleyerek bir insana (Hazreti Adem) secde/itaat etmeyi reddetmişti.
Kutuplarda ve hurilerde olmayan bilgiyi, şeytan ateşiyle aydınlatıyor: Kişi, neyine güvenir, neyle kibirlenirse, o çok güvendiği şey onun cehennemi olur, onunla cezalandırılır. şeytan, ateşine güvenip kibirlendiği için, o güvendiği şeyle (ateş) cezalandırılacağı yazıyor Kur'an-ı Kerim'de. Hazreti Adem, yaratıldığı toprağa güvenip kibirlenseydi, büyük ihtimalle cehennemi bataklık olarak bilecektik.
Dindarlar, Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı bir mucize olduğuna inanırlar; ama sıkıcı olduğunu itiraf edemez, bunu bir eksiklik zanneder, kusuru kendilerinde ararlar. Sıkıcı olmasının bir hikmeti olabileceğine pek ihtimal vermez görünürler.
Bazı mucizeler göğsümüzü ferahlatmak, bazıları canımızı sıkmak, içimizdekileri dışarı çıkarmak içindir! Kitap denen mefhumun içinde, örümceğin sabırla yuvasını örmesi gibi, kurulur san'at; sanatçı tarafından. Giriş-gelişme-sonuç diye özetlenen meşhur kompozisyon kuralı, uzunluğu ne kadar olursa olsun, yazıyı ve yazarını sıkıcı olmaktan kurtarır. Sanat denen suni/yapmacık bilgi, bir kedi gibi, yalnızlığımıza arkadaş olur, şu can sıkıcı dünyada.
Yalnızlığa arkadaş olması, can sıkmayacağı, canımızı yakmayacağı anlamına gelmiyor. Adına ister sanat, ister bilim diyelim, insan zihninin ürettiği/kurguladığı her tür bilginin hayatımızdaki yeri, evdeki kedinin kapladığı yer kadar bile değildir. (Yerinin küçük olduğunu söylemek başka, küçümsemek, olduğundan küçük görmek başka. Olduğundan küçük görmüyor ve göstermiyorsak; kediyi sevmeye devam.) Teselli edebilir, bazı sıkıntıları unutturabilir, dikkatimizi dağıtabilir, yüzümüze bir gülücük kondurabiir; fakat ne cevap verebilir ne sorunlarımızı çözebilir.
Pazar günleri gazetelerin manşetlerinde, bilim adamlarının yeni bir aşı üstünde çalıştıkları haberinin arkasında saklanan gerçek, kedinin tırnaklarından daha acıtıcı: Az sayıdaki bilim adamı aşının üstünde çalışırken, bilim adamlarının çoğu neyle meşgul? Bilim adamlarının çoğu, ölümcül yan etkileri olan ticari ürünler geliştirmeye devam ediyorlar.
Kedi yetmez olduğunda, canımızı sıkmaya başladığında, ne teselli eder insanı? şarap mı, seccade mi? Gam buradaysa, teselli de burada olsa gerektir.
üzüm sıkılır şarap olur, insanın canı sıkılır gözyaşı olur. Gözyaşı, insanın şarabıdır. ' Seccadeni şarapla yıkamadan namaza durma!' diyordu şirazlı Hafız, muhtemelen, şu dünyada gözü nemli gidecek bir yer bulamadığında...
Neyzen Tevfik'in döktüğü gözyaşı şarabına, Mehmet Akif'in gözyaşı mürekkebine damlıyordu. çok farklı hayatlar yaşasalar da, aynı değerler dünyasına mensuptu ikisi de. Aynı şeylere kızıyor, aynı şeylere seviniyor, sadece farklı tepkiler veriyorlardı. Akif'imiz tenhada, efkârlı, gözü nemli şiirini yazarken; Neyzen'imiz meydanın ortasında kelimelerini biliyor, küfrediyor, şarabını yudumluyor, neyine üflemeye devam ediyordu...
Yaygın olan din ve dindar algısı, Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik'in dostluklarını kuşatamıyorsa, bu arkadaşlık hayal bile edilemiyorsa, dindar köylüleri ve laik şehirlileri aşmak zorundayız. Onlar 'cd' kutusu gibi bir kenarda dursun, beklemeye devam etsin, Kapağını açtığınızda, kutusunun içinde 'cd'sinin olmadığını gördüğünüz, kaybedilmiş boş bir can sıkıntısı olarak...
O boşlukta, Neyzen'imiz neyini üflemeye, Akif'imiz şiirini yazmaya devam eder, aptallıklar sahibini büyük bir sadakatle takip ederken:
O Kitap ki kalbinizde ne varsa onu çoğaltır..."
(Entelektüellerin Hurafeleri - ibrahim Paşalı - Sayfa: 114, 115, 116, 117) -
Bütün büyük kederlerden, kaybedilenlerden sonra bir hayat devam ediyor ve "yola devam" yazısı..
"Cenaze Arabasını Geçen Kargo Tırı
Hiç düşündün mü, birden bire, günün tam ortasında, aniden gelen bir fikirle yola çıkmayı? Bir yere varmak için, bir yerden bir yere ulaşmak için değil, sadece yolda olmayı istedin mi hiç? Gönlünün yükünden yorulup, her an binlerce tonu sırtlanan yollar beni de ulaştırır nasıl olsa deyip, gri bir akıntıya bırakmak istedin mi kendini hiç?
şimdi tam şu saatte buluversen kendini bir otobüsün cam kenarında, bir trenin kompartımanında ya da kendi kullandığın otomobilin içinde. ' Ben nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir' mi dersin; yoksa belki içine kırık dökük, acı hatıralar da saklanır korkusuyla bavulunu dahi almaz mısın yanına?
Yola çıkınca yolcu değil, yol ol o zaman. Bırak uzasın biraz daha yol, bir uyku gibi, bir yılan gibi kıvrılsın tepelerin eşiğinden. Kendin yol ol, kendi dağının içinden geçen. Deniz, lacivert bir buğday tarlası olsun, topraktan kahverengi göller yap kendine. Bak orada ıssızlığın ortasında tek başına dikilen ceviz ağacı ne kadar da benziyor sana. şehir de senin de etrafında kum kadar insan var da yine de yalnız değil misin onun gibi? Baksana ağaçkakanlar sert gagalarıyla nasıl da sarmışlar etrafını, didik ediyorlar tüm gövdesini. Kargalar tepesinde dönüp duruyor, bir tane ceviz için koca dalları sarsıyorlar. Ne kadar da sana benziyor ceviz ağacı, etrafında olup bitenleri sakinlikle izliyor. öyle mi sahiden?
Sen de Cahit Zarifoğlu gibi 'cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır' diyenlerden misin yoksa? Bunun için mi hiçbir şeye itiraz edemiyorsun? öylesin değil mi? öyle olmasa yolculuğun daha hemen başında benzetmezdin kendini bir ceviz ağacına. Seni kıranlar olmasa ağaçkakanları, sahte dostlukların olmasa kargaları hatırlamazdın. Ceviz ağacı yalnız olsa bile bu bozkırın ortasında, kuşlar onu incitmezdi. Ağaçkakanlar yara açmaz, kargalar dallarına ilişmezdi . Ceviz ağacı cömert değil midir zaten, iyilikle dalına konanlardan esirgemezdi hiçbir şeyini.
Yola çıkınca ağaç değil yol ol o zaman. Sen gitme bir yere, senden gelip geçsin; hasret taşıyan otobüsler, acı yüklü cenaze arabaları, kimseyi duymadan, kimseye bakmadan hızla giden ambulanslar, hediyeler, sürprizler yüklü kargo tırları, tıka basa kavun dolu kamyonlar. O zaman daha iyi anlarsın belki bu hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını, en ağır yüklerin bile zamanla geçip gidebileceğini. çünkü hasretler bir otobüs gibi kalabalık, gürültülü olsa da, uzun molalar verse de illa ki ulaşır beklenene. Acılar cenaze arabası gibi yavaş ilerler, doğru. Sanki acı ne kadar büyük, kaybedilen ne kadar değerliyse o kadar yavaş gidiyor gibidir. Bazen öyle bir hal alır ki hafif hızlansa saygısızlık sanırsın yaptığını. Evet, acılar ağır ağır ilerleseler de onlar da yolda kalmazlar hiçbir zaman. Hediyeler, güzel haberler var sonra onlar da cenaze arabalarının tam aksine hızlı ilerler. Taşıdıkları haber, hediye, kutlama ne kadar önemliyse o kadar çabuk ulaşmak isterler varacakları yere. Ama onlar da kalıcı değil bu yolda, tıpkı sana sunulan kamyon dolusu nimetler gibi.
Yolcu olup kederlenmek, yolcu olup beyhude yorulmak ne diye o zaman? Bırak gözünün önünden geçip gitsin her şey. çünkü sadece yolcular sahiplenirler taşıdıklarını. Yol ise bilir her şeyin kendine bir emanet olduğunu. Gerçekten bütün bunların sende gelip geçici olduğunu anladığında, taşınan yük ne olursa olsun ağır gelmez. Bilirsin çünkü cenaze arabasından sonra bir kargo tırının geçeceğini, bilirsin çünkü hasret dolu bir otobüsü, kavun yüklü bir kamyonun takip ettiğini. "
( ilk Kim Değişti - ömer Faruk Lekesiz - Sayfa: 29, 30) -
https://www.youtube.com/watch?v=OY2Zp1MlpuE
https://www.sondakika.com/haber/haber-11-gun-kaldigi-enkazda-sahibinin-elleriyle-15644381/
" ikinci Dünya Savaşı sırasında, 1940 - 1944 döneminde Avrupa müzelerinin hava saldırılarında 17 dinozor iskeleti tahrip edilmiş. Bu çifte cinayeti kafamda apaçık canlandırıyorum, paramparça olmuş cansız kemikler, kaburga ve belkemiklerinden oluşan o Eiffel kulelerinin enkazları. Hiçbir hayvan bunu yapmaz. Milyonlarca yıldır zaten ölü olan birini ikinci kez öldürmek, kafatasının kara kutusundaki tarih öncesi dehşeti yeniden uyandırmak...
Savaş döneminde ölen hayvanların cesetlerini sayan olmuş mudur acaba? Milyonlarca serçe, kuzgun, nar bülbülü, tarla faresi, parçalanmış tilkiler, küle dönüşmüş keklikler, sıçanlar, köstebeklerin yıkılan sığınakları, kendilerinin devasa benzerleri olan ağır zırhlı tankların altında ezilen hafif zırhlı kaplumbağalar...Hiç kimse hiçbir yerde bu ölümlerin dökümünü yapmamıştır. Savaş esnasında, hava saldırıları esnasında hayvanlara neler yaşattığımızı ciddi olarak hiç düşünmemişizdir. Nereye saklanırlar, Darwin'in notlarında onlara verdiği isimle bizim 'dert ortağı kardeşlerimizin' 'vahşi' beyinlerinde neler olur?
Doğa tarihini seviyorum ama müzelerini değil. Onlarda doğal bir şey göremiyorum. Sonuç olarak onlar müzeden ziyade birer mozole. içi doldurulmuş antiloplar, tibet sığırları, porsuklar, geyikler ve gergedanların bulunduğu bir yere başka ne denilebilir ki? Hayvanat bahçelerinde de gerçek, katıksız bir mutluluk hissettiğimi söyleyemem. Ama insan her zaman onları en az bir defa ziyaret etmek zorunda kalır çocukken çünkü ebeveynler çocuklarının, hortumunu yorgun argın savuran fili veya leş kokan kafesinde huzursuzluk içinde dolaşan kurdu görmeye can attığından emindirler.
Filin derin hüznünü hiç unutamıyorum, neredeyse kahrolmuştum (yaşadığım krizlere bir tane daha eklenmişti), sonra pis betonun üzerine uzanmış siyah pumanın üzüntüsünü, kaplanın misafirlerini karşılayıp uğurlarken saklayamadığı bezginliğini... çıkışta içimi hayvansı bir hüznün kapladığını hatırlıyorum. Bu hüzün, yemin ediyorum, insani hüzünden çok daha yoğun, dilin süzgecinden geçmemiş, dillendirilmesi imkansız ve dillendirilmemiş bu hüzün vahşi çünkü dil, nihayetinde hüznü rahatlatır, yatıştırır, onu zararsız hale getirir, kanını akıtır (...) "
(Hüznün Fiziği - Georgi Gospodinov - Sayfa: 158, 159)
Hayvanların şuram acıyor, kurtarın beni diyecek bir dili dahi yok! -
"(...) Fellini'nin Ruhların Juliette'i isimli filminde, genç kadının ölümcül yalnızlığı, tümüyle inzivanın karşıtını ifade eder: Juliette, boğuntulu bir yaşam içinde, başından beri aradığı şeyi sonunda bulur: Saf benliğini, kendini... Yüzünü seyirciye doğru çevirdiğinde, onu çağıran 'dostlar'ın sesi senaryo kişilerinin birinden değil, reel evreni dolduran ekran karşısındakilerden gelir. Yalnızlığın en dip noktasına vardığı an da, karakterin fantazmik evreniyle reel olanın birbiriyle acımasız biçimde kesiştiği bu andır. Juliette o anda bir senaryo kişisi olduğu kadar, aynı zamanda kendi özgül kurgu dışı gerçekliğinin de farkına varır. Yaptığı bu beklenmedik keşiften ötürü sarsılır. çünkü seyirci, onu ve bedenini sadece bir senaryo kişisi olduğu için değil, gerçek kişiliğiyle de dikizlemektedir. Bu 'özdüşünümsel uyanış'ın sonunda, Juliette, düşün ya da onu tutsak almış olan yanılsamanın totaliter evreninden çıkarak yeniden kendi imgesine kavuşur. Ancak acı verici bir deneyimdir bu. 'Onun için her şey olacağım. Ve o benim tüm yaşama evrenim olacak' dediği ve kendini gönülden adadığı evlilik deneyimi bile, bu açıdan bakıldığında gerçek hayattaki sahici kimliğine yönelik ürkütücü imalarla doludur. Her şeyin görünüşün kusurlu aydınlığı içinde yitip gittiği bir dünyada, voyörist arzunun parıltısı da mutlak bir tuzaktır kahraman için...Kendine dışarıdan, seyircinin voyörist arzusu ekseninden bakan Juliette için artık saydam bir benliğin sınırsız yayılımı olmaktan öte bir varoluş tarzı yoktur. Kelimenin tam anlamıyla diasporik bir öznedir artık, kurgusal bir senaryonun parçasıyken bile gerçek kimliğini gizlemesi, gözden kaybolması olanaksızdır. Nasıl ki Bergman'ın Persona'sındaki tiyatro aktristi sahnedeyken bu umut kırıcı özdüşünümsel uyanışlardan birine maruz kalıp da sonrasında kendini dış dünyaya tümden kapatarak gereksindiği kısa süreli mesleki molayı inziva zannederek kendi kısır yalnızlığında katlanılmaz bencilliğini keşfetmişse, Juliette de beyaz perdedeki sonu gelmez sürgünlüğünde kendi aurasına hayat veren seyircinin aslında voyörist ilgisinin doymak bilmez bir iştaha varan boyutlarını keşfeder (...)"
(şovenist inşa - Hüseyin Köse - Sayfa: 402-403) -
" Bedevi
ihtiyar bedevi adam çadırının girişinde durmuş, ay ışığı altında dalgalı kum tepeciklerine bakıyor. Ne tarafa dönülürse dönülsün manzara değişmiyor, rüzgârla onun dağıttığı kum haricinde hiçbir ses yok.
çadırının içinde oğulları ve yeğenleri iki batılı ve onların kılavuzlarıyla birlikte oturmuş, çayın sonunu içiyor, muhabbet ediyor, ara ara kahkahalara boğuluyor. Batılılar Amerika'dan gelmiş fotoğrafçılar, Bedevileri arayarak Rubülhali çölü boyunca yüzlerce kilometre seyahat etmiş bulunuyorlar.
Daha öncesinde, akşamın altuni ışığında, uzun boylu olanı onun eski mekanizmalı Lee-Enfield tüfeğiyle poz verirken bir fotoğrafını çekmişti. Artık pek fazla hatırlamadığı bir savaşta Britanyalılara yardım ettiği zaman tüfek kendisine onlar tarafından verilmişti. Oğulları onu her kullandığında ona güler, onu bir Kalaşnikof'a geçmeye ikna edememişlerdir. Adam inatçıdır, çelik mekanizmayı her çekişinde bir saflık olduğunu söyler.
Fotoğraftan sonra, ihtiyar adam her biri deve kamburu yüksekliğinde ama daha düz olan ufak kum yığını tepeciklerine çevirmişti tüfeğini. Bunları böyle yapan rüzgârdır, demişti ihtiyar adam. Ufak tepeciklere hep birlikte bakıldığında bazı tepecikler düzleşip yenileri çıkarken, bunların tamamı çöl zemininde tek yönde hareket eden tek bir canlı varlık gibidir.
iyi bir fotoğraf çıkabilir bundan, der adam.
Batılı kafasını sallar, kamerasından bakmaya başlar; ihtiyar adam yemen otunu çiğnemeye devam eder. Sonunda batılı ona doğru döner ve sessizce, bana dünyanın güzelliğini gösterdiğin için teşekkürler, der.
ihtiyar adam tepecikleri bilhassa özel bir şey olarak düşünmemiştir ama evet, batılı onların fotoğrafını çektikten sonra, ne kadar güzel olduklarını görebilmektedir. Batılının teşekkürüne nasıl karşılık vereceğini bilemez bu nedenle gülümsemekle yetinir.
Ama şimdi, ayın aydınlattığı kumlara baktığı sırada şöyle düşünür: Sen tümseğin oraya geldin, ben de seni bir yabancı olarak karşıladım. Hepimiz birbirimize yabancıyız; birbirimize verebileceğimiz tek şey, dünyadaki güzel şeyleri nasıl gördüğümüzü göstermektir. Bu uçsuz bucaksızlığı kaldırılabilir kılan tek şey budur."
( Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe - Justin Ker - Sayfa: 135, 136) -
"(...) Hayatın geçiciliği gerçeği, insanın içinde sonsuzluk istiyorum diyen sesle karşılaşınca kişiyi incitiyor. Bir acı kaynağı oluyor. Deprem öncesinde de zaten bu gerçekle yaşayan, ölümü gündeminde tutan insanlarda geçicilik gerçeği onulmaz yaralar açmıyor. Sadece insanı yaratıcısına daha çok yakınlaştırıyor. O'ndan daha çok medet arar hale getiriyor. ölümle yüzleşmek, bizi O'nu daha çok düşünmeye, hayatın içine daha çok katmaya, O'nu hesaba katarak yaşamaya sevk ediyor.
ölümden sonrasını yokluk olarak algılayan, ölümü ve hayatı Yaratıcı'dan bağımsız biçimde düşünmek isteyen insanlar için ölümle burun buruna yaşanan şu günler, duygularda tam bir incinmeye, yaralanmaya, dayanıksızlığa ve kimsesizlik hissine yol açıyor.
özetle deprem, insanın dünyasında önemli bir yer tutan her şeyin kontrol altında tutulması ihtiyacını, ölümü, ölümün ve hayatın anlamını, hayatın geçiciliğini, kısaca hayat ve kainatla ilgili birçok kavramı yeniden düşünmeye itti bizi.
Kendi benliğimizin, arzularımızın, narsisizmimizin ürettiği anlamların ne kadar kof olduğunu gösterdi. Yaratıcı'nın belirlediği kavramların mutlak gerekliliğini fark ettirdi.
Kimi insanlar da bu kavramsal kırılmalardan rahatsız oldu. Benliğine, narsisizmine tutkun, kendisini dayanak noktası alan insanlar, bir hiç olduklarını anladıklarında ve kendilerinde medet bulamadıklarında benlikleri incindi. Hayatlarına katmadıkları Yaratıcı'ya öfke bile duydular. Aslında öfkeleri kendi acziyetlerine ve hiçliklerine yönelikti. Bu kişilerin yeni kavramsal değişimler yaşaması zor gibi görünüyor. Tutkun oldukları benlikleri buna izin vermeyecektir. Her ne kadar içsel sesleri onları mutlak bir varlığa çağırsa da... Büyük bir ihtimalle bu sese kasten kulak tıkayacaklar. (...)"
(Yakınlık - Mustafa Ulusoy - Sayfa: 182, 183)
Bunları yazana şu şarkıyı armağan ediyorum:
https://www.dailymotion.com/video/x2wxla -
Aşağıdaki şiire aşık oldum. Duygularını, duygusal yaratıcılık eleğinden geçirip dizelere döken, muhteşem kabiliyetli ne insanlar var. Dünya bu incelikli ruhların hatırına dönüyor.
" Dağınık Yaprakları Ruhumun
Kapıda karşılaştık aramızda uzun bir boşluk
ilkçağla yeniçağ arası kadar bir zaman çizgisi
Koyun sürüleri intihar ettiler topluca
Kuşlar elektrik tellerine çarptı o boşlukta
Mevsim güz müydü yaz mı çözemedim
Ama külçe gibi bir sözcük düştü ortaya
Dudaklarında keskin bir metal sesi
Geçmiş günlerin geçmediğine dair bir bildiri
Bir mutluluk, bir sevinç, bir aydınlık müjdesi
O sözcüğe takılı kaldım öylece orada
çekirdeğin ümididir toprağı yaran
Bütün odaları dolaşır bir koku
Ansızın bir ses duyduğunu sanır insan
Radyodan felaket haberi gelir
Göğüslerin boşluğunu daraltan
Bağırışlar, gürültüler, sirenler...
Bütün bunlar arasında geçiyor günlerim
Gün boyu Patsy Cline çalıyor sokakta
Sen öylece dolaşıyor musun pazarlarda
Balkonda büyütülen çiçekler gibi uysal
Odalarda emekleyen bebek sevinci içinde bazen
Dağınık yaprakları ruhumun
Rüzgarın doldurduğu bir poşet gibi havalanıp
Uzayın sonsuzluğunda küçüle küçüle yok olan dünya
iki güvercin peş peşe uçuyor mavilikte
Sen mi onların içindesin onlar mı senin içinde
Bir çocuk bisikletini sürüyor sokağın başına
Kim bilir ne hayaller üstünde bir pedal bir pedal daha
Diğer başında sokağın belediye işçileri
şehrin yorgun düşmüş damarlarını kesiyor
Bu bungun yaz günü ruhum
Bezmiş bir sinek gibi duruyor boynumda
Günlerdir evdeyim kimseyle görüşmedim
Halimi soruyorsun üzgün serçeden iyi
Bir yaz bulutunun yer değiştirmesi gibi yavaş
Her esintiyle dağılacak kadar güçsüz ama
Yapraklarını tutamayan gelincik gibi "
(Bir Gökyüzüne önsöz - Mehmet Sümer - Sayfa: 15-16) -
" Mart, senenin bu bahar ayı, velev birkaç günlük güneşli, parlak günleriyle cidden vürudunu tebşir etmeye başladı, hatta badem erik gibi bazı aceleci ağaçlar bile çiçeklerini açtılar.
Artık denilebilir ki senenin kokulu çiçek ayındayız, çiçeklerden pek ince zevklerle mütehassis olanlar gözlerinden, odalarından onları daima ayırmak istemezler, hatta bazıları onlardan türlü türlü manalar çıkartırlar... çünkü onlara göre çiçekler lisan -ı hal ile adeta konuşurlar... Hatta fransızların pek meşhur şükufe-perestlerinden Matmazel Clarisse Jurenvinil çiçeklerin başlı başına tabiatta bir 'langue' (dil) teşkil ettiğini oldukça büyük bir ciltle yazmadı mı?... Acaba bu baharda bize çiçekler ne söylüyorlar, geçen baharda olduğu gibi her halde bir 'if' (porsuk ağacı) gibi bize daima 'mahzuniyet' (tristesse) mi ilka ediyorlar? Bir fransız şairi:
' Daima yeşilliğini mufaza eden ağaçları, çiçekleri sevmem, çünkü onların yeşillikleri içinde daima bazı siyahlıklar, gölgelerinde soğukluk, yapraklarında sivri bir dikenlik vardır. Hem onlar tabiatta hiçbir şey kaybetmeyen , hiçbir şeyden korkmayan gibidirler. Daha doğrusu onlar bana hissiz görünürler. işte bunun için onlar beni o kadar alakadar etmezler. '
diyor. Hakikaten öyledir. Yaz ve kış yeşilliğini muhafaza eden ağaçlar dehrin şedaidine karşı bi-hiss kalmış zi-ruh vücudlara benzemezler mi? (...)"
(Türk çiçek Kültürü üzerine Cevat Rüştü'den Bir Güldeste - Nazım H. Polat - Sayfa: 97) -
"(...) Sorun şu ki, bir kadının talep ettiği saflıktaki bir sevgiyi cisimleştirmek için gerçek bir erkek bulunamayacaktır. işte bu yüzden bazı kadınlar kendilerini garantili olan bir sevgiye, Tanrı sevgisine vermeyi seçerler ve yine bu yüzden genelde bir kadının hedeflediği erkek asla gerçek bir erkek değildir. Gerçek insanlar kesintisiz sevmez. Duyguları; aşk , nefret ve kayıtsızlık arasında gidip gelir. Bir erkeğin aşkından emin olamayan bir kadın, 'Tanrı'nın beni sevdiğini biliyorum. Nedenini açıklayamasam da hep biliyordum' diyor. Kesintisiz bir aşk, sizi yarı yolda bırakmayan bir aşk bulmak için insan olmanın ötesine, belki de aslında ölü erkeğin dünyasına geçmeyi gerektirir. Zaten yaşayan gerçek insanın aşkında olabilecek tek mantıklı şey, o aşkın bitmesidir. (...)"
(Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler? Darian Leader - Sayfa: 49,50) -
https://www.youtube.com/watch?v=AT8gW0vTkfA
"(...)Sonra yakalanması zor bir hareket yapıyor. çenesini hafifçe öne çıkarıp belli belirsiz başını sallayarak gözlerini kapıyor ve saçını kulağının arkasına atıyor. Zarifçe başkaldıran bir hareket. Neye isyan ettiğini bilemiyorum. Hayata mı? Gerçeklere mi? Saraya mı? Yalnızca iki saniye süren bir hareket ama sanırım dört yüzyıldır ilk kez âşık olduğumu itiraf etmemi gerektiren an bu.
Yaptığı bir hareket yüzünden birine âşık olmak garip gelebilir ama bazen bir insanın kim olduğunu tek bir anın içinde anlayabilirsiniz. Bir buğday tanesini inceleyerek bütün bir evreni anlayabileceğiniz gibi. ilk görüşte aşk diye bir şey var mıdır, yok mudur, bilmem ama bir anda aşk diye bir şey mümkün. (...)"
(Zamanı Durdurmanın Yolları - Matt Haig - sayfa: 237)