timuçin esen
-
https://twitter.com/EsenTimucinFans/status/1368898795036147714
https://www.youtube.com/watch?v=6akijyRsHWw
Sâzende Timuçin... Bir sâzende ruhuna sahip olduğundan, bir başka sâzende; sâzendelerin hası Müslüm Gürses'in biyografisini milyonlara izlettirdi.
" Sâzende ve Virtüoz
Bir müzisyenin, parmaklarının ucuyla enstrumanına dokunarak onu çalmaya başlaması, sadece fiziksel ilişkiden ibaret değildir. Müzisyenin içinde olanın, yavaş yavaş enstrumanın lisanıyla ifade edilmeye başlandığı andır o an. Biraz daha ileriye gideyim: fiziksel ilişki açısından iki bedenin 'tek vücut' haline geldiği, hatta iki ruhun, müzisyenin ve enstrumanının ruhlarının kaynaştığı andır. Enstrumanla samimiyet kurmak zordur. Enstrumanın kendisini icracısına açması, zaman ister. Enstruman, kendisine dokunan ellere dokunur, o elin parmaklarının samimi olup olmadığınıi kendisini gerçekten isteyip istemediğini adeta hisseder. Altı üstü birkaç tane telin gerili olduğu bir tahta parçasından ibaret gibi görünür bir enstruman, ama bence onun da kendisine göre ölçüleri vardır. Bir kişiliği vardır. Hayatında hiç enstruman çalmamış ya da çalmaya çalıştıysa da başaramamış kimseler için bu söylediklerim anlamsız ve tuhaf şeyler gibi görülebilir belki ama, iyi ve gerçek bir sâzendeye enstruman çalabilmenin sırrını sorduğunuzda, alacağınız cevaplar muhtemelen böyledir. Size enstrumanıyla bütünleştiğini; adeta tek vücut haline geldiğini; enstrumanıyla sağladığı uyumdan aldığı lezzeti, hayatta belki de hiçbir şeyden almadığını söyleyecektir. Enstruman çalmak, bir enstrumana güzel sesler çıkartabilmek, gönül işidir. Bu sadece ustalıkla, virtüoziteyle izah edilebilecek bir şey değildir: Virtüozite, teknik anlamda gelişmişlik demektir. Enstruman üzerinde basılması zor pozisyonları basarak çalabilmek, hız gibi becerileri kazanabilmektir virtüozite. Doğru ve hiç kimsenin çalamadığı hızda ve biçimde çalabilmek, güzel çalmaktan daha önemlidir virtüoz için bir anlamda. Virtüozite, bence enstrumanı terbiye etmek, onun üzerinde hakimiyet kurmak demektir. Enstrumanla kurulan tek taraflı bir ilişkidir virtüozite. Virtüoz olmayı, aslan terbiyeciliğine benzetirim. Virtüoz, aslan terbiyecisinin koskoca ve yırtıcı bir aslanı terbiye etmesi gibi, enstrumanını terbiye etmeyi başarmış bir terbiyeci gibidir. Biraz da bencilliktir virtüozite. Ama bir enstrumanla kaynaşmak, ona samimiyetle yaklaşmak, onunla bir şeyleri paylaşmak daha başka bir şey. Bu durumu 'virtüoz olmak'la kolay kolay izah edemiyorsunuz. Virtüozite, enstrumanınızla giriştiğiniz bir rekabetin sonucudur. işin içerisinde, yüreğiniz pek olmayabilir. Sürekli parmaklarınıza bakarsınız, doğru basamadığınız zaman hiddetlenip enstrumanı yumruklayabilirsiniz. çünkü rekabet hissi, insanı hırçınlaştırır. Hele bu, enstrumanınızla aranızda bir çekişmeye dönüşmüşse, vay o zavallı enstrumanın haline. Sizden bol bol dayak yer durur. Virtüozite, bir tür 'varlık ispatı'dır.
Ama enstrumanla dostluk, varlığı; o üstesinden zor gelinir 'ego'yu enstrumanda gizlemek anlamına gelir. Sâzendelik böyle bir şey olsa gerektir. Rahmetli hocamız Neyzen Fuat Türkelman'ı hatırlarım. Onun çok kısa bir süre ney talebesi olmuştum. 'Ney çalmak' ifadesine fena halde kızardı. 'Ney çalmak istiyorum' dediğinizde biraz istihzâ ile 'aman sakın benim neyimi çalıp götürmeyesin'diye takılır; işin doğrusunun 'ney üflemek' olduğunu güzel bir lisanla ifade ederdi.( bu ifade, sadece Fuat Türkelman hocaya ait değil tabii ki. Bütün usta neyzenler, bunu 'ney üflemek' olarak ifade ederler.) Ona ruhunuzdan üflersiniz çünkü. Başka türlü ses çıkaramazsınız, çıkarsanız bile tat alamazsınız. Yine konservatuardaki talebelik yıllarımda bir kânun dersinde kânun hocam merhum Fikret Kutluğ, verilen ödevi gayet güzel ve kusursuz çaldıktan sonra bana şunu söylemişti: 'Evladım, sanatçı olmak demek bir sazı kusursuz çalabilmek veya bir eseri kusursuz icrâ edebilmek demek değildir. Sanatçı olabilmek tevâzu sahibi olmayı başarabilmek demektir' demişti, hiç unutmam. Bizim eski musiki emanetini hocalarından teslim alıp bir sonraki kuşaklara teslim etmeye çalışan, geçmiş ile bugün arasında bir tür köprü vazifesi görmüş olan saygıdeğer hocalarımızın sanata, sanatçılığa musikiye,sâzende ve hânendeliğe yaklaşımı böyleydi. Kendilerinden sanatçı âhlakı açısından önemli şeyler öğrendik, nur içinde yatsınlar, mekânları cennet olsun.
Enstruman çalmak, müzisyenliğin mütemmim cüz'ü olması bakımından önemli. Varlığı, egoyu enstrumanda yok etmek bakımından önemli. Sayılamayacak kadar çok yararları vardır enstruman çalabilmenin. Keşke herkes bir enstruman çalabilse diye düşünürüm. Hatta daha ileri gidip, 'ne yapıp edip herkes bir enstruman çalmalı' diye de düşündüğüm olur. Saygıdeğer Ahmet Turan Alkan, eski tarihli bir yazısında babaları uyararak, 'bir türküyü iyi veya kötü söyleyemeyen delikanlıya kızınızı vermeyin, yine bir türküyü iyi veya kötü söyleyemeyen kızı da oğlunuza alarak koç yiğidinizi yakmayın' diye tavsiyede bulunuyor. Bu çok önemli bir durum. Ama ben biraz daha ileri gidip babaların, kızlarını verecekleri delikanlıya veya oğullarına alacakları kızlara, enstruman çalmayı bilip bilmediklerini de sormayı tavsiye ediyorum.
Konuya dönecek olursak; virtüoz olmak başka bir şeydir, bizim musiki kültürümüzün ifadesiyle sâzende olmak başka bir şey. Birinde insan enstrumanın peşine takılır, kendini enstrumanı ile vareder, diğerinde ise enstruman insana tabi olur. Virtüozite, insanın kibrini arttırır, sâzendelik ise sabrını geliştirir, insanın kendisini eğitmesini sağlar, benliğini dizginleyip tevazuunu artırır. Virtüoz, dinleyiciyi büyüleyip etkilemek, kendisini övdürmek derdindedir, kendini beğenmiştir, sâzende ise güzel icra derdindedir. nefsini terbiye etmiş, sabrı ve tevazuyu öğrenmiş olmalıdır. Virtüoz, kendisini alkışlatmak, sürekli beğenilmek ve kendi varlığını abideleştirmek derdindedir...Sâzende ise bir medeniyetin, bir musiki kültürünün bütün yükünü ve ağırlığını adeta kendi omuzlarında hisseder... Sorumlu olduğunu düşünür. Kendisi için değil, ait olduğu kültür ve medeniyet için icra eder. Virtüoz batılıdır...Onun için dış görünüş önemlidir. Sâzende doğuludur, Anadoluludur, istanbulludur... Onun için kalp önemlidir. sâzendenin sazının sesi, kalbinin sesidir... Onun için dinleyenin kalbine ulaşır. Virtüoz 'ben'dir... Sâzende ise 'biz'. "
(Müziği Düşünmek - Yalçın çetinkaya - Sayfa: 230,231,232) -
https://twitter.com/theevrifaessaa/status/1312064407082594305
çünkü "zevkler bulaşıcıdır." Salgın hastalıklar dışında iyi şeyler de bulaşıcı olabiliyor..
"(...) Modern ampirisizm, zevki ve daha genel olarak deneyimi, yalnızca deneyimleyen öznenin özel zihinsel dünyasında var olan pasif duyuşlar cinsinden anlar. Bu nedenle zevk gereksiz görünebilir. Ancak zevk böyle yalıtılmış pasif bir duyuş değildir; daha çok, Aristoteles tarafından da kabul edildiği şekliyle, herhangi bir aktiviteyi tamamlayan ya da onu daha hoşlanılır, ödüllendirici hale getirmek yoluyla ilgimizi yoğunlaştırmamızı sağlayarak geliştiren bir niteliktir. Yani zevk, etkinliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Tenisten keyif almak, terleyen ellerde ya da koşan ayaklarda (bizi oyundan alıkoyan duyuşlar) yoğun kabul edilebilir duygular deneyimlemek değildir; daha çok oyunu hoş bir tarzda ve dikkatle oynamaktır. Benzer şekilde, sanattan keyif almak iyi bir espresso ya da buhar banyosundan alabileceğimiz türden mutluluk verici duyumlar almak değil; daha çok söz konusu çalışmanın nitelik ve anlamlarını kavramaktan zevk almaktır ki, böyle bir zevk çalışmayı algılamamıza ve anlamamıza yardımcı olacak şekilde dikkatimizi ona yoğunlaştırmamızı da kolaylaştırır. Eliot'ın şiirde keyif ve anlamayı kopmamacasına birbirine bağlamasının ardında bu Aristoteles yanlısı kavrayış yatar.
Güçlü bir Kant geleneğinin, daraltılmış bir şekilde zihinsel melekelerimizin ahenkli oyunundan doğan saf entelektüel zevk olarak tanımlanan, çok belirli bir estetik zevk türünde ısrar etmesine karşın, pragmatist gelenek estetik zevke daha eli açık yaklaşır. En basiti, öncelikle duyulardan gelen çeşitli zevkler vardır- rengin, şeklin, sesin, hareketin vb. zengin nitelikleri. Bir sanat yapıtının çekici duyusal nitelikleri tarafından harekete geçirilen daha yüksek algıların verdiği zevkler ise, sanat adının yakıştırılmasına değecek , ilgimizi hayatın yeknesaklığından eğlenceli bir şekilde alıkoyan özel birer estetik deneyim olarak, algılarımızın olağan akışından farklı bir yerde durur. Gerçekten de estetik zevkler bazen öylesine yoğun bir sevince neden olur ki, daha üst düzey bir gerçekliğe metafiziki ya da dini bir geçişten söz edilebilir hale gelir. Hint felsefesi, rasa'nın (sanatta, en çok da dramda ifade edilen duygu) verdiği estetik zevkin gücü ve 'bahşedici' niteliğiyle 'aşkın' ya da 'öte dünyadan' olduğunu iddia eder. ilahi mutluluk anlamı, eğlencenin japonca karşılığı terimin (goraku), cennetten gelen bir kız tarafından ağırlanma anlamına gelen orijininde de bulunur. Estetik zevkler yoğun ancak düzene konmuş duyguların deneyimiyle birlikte, önemli olma ve iletişim ihtiyacımızı tatmin eden anlam ve ifade doyumunu da içerir. Bu tür zevkler yalnızca sanatçıyı ya da komedyeni değil, aynı zamanda deneyimledikleri zevkleri zenginleştirici çözümleme yoluyla derinleştirmek amacıyla yorumlamaya girişen eleştirmenleri ve halkı da güdüler.
Anlam ve ifadeden doğan zevkler estetik zevkin genellikle karanlıkta kalan bir başka yönüne işaret eder; toplumsal boyut. Sıklıkla sanat ya da eğlencelerden alınan zevkin sübjektif ve dolayısıyla mutlaka özel ve kati suretle bireysel olduğu varsayılır. Ancak zevkin, pırıl pırıl parlayan; onu salt bireysel doyumun ötesine taşıyan bir özelliği vardır. Zevkler bulaşıcıdır; söylenen şarkıdan zevk alan bir çocuk gördüğümüzde, çocuğu tanımıyor ; şarkının güzel olduğunu düşünmüyor olsak da, onun mutluluğundan pay alırız. Estetik deneyim anlamlı ve değerli bir şeyin paylaşılması duygusuyla yoğunluk kazanır ve bunlara zevklerin paylaşılması duygusu da dahildir. Sanatın iletişimle yarattığı büyüleyici zevkleri aracılığıyla toplumu birleştirme gücü, Schiller ve Dewey'i hatırlatan bir temadır, ancak kitle iletişim araçlarının eğlendiriciliklerinin birleştirici gücü de, her ne kadar kötülenerek de olsa, popüler sanat eleştirmenleri tarafından takdir edilmektedir.
Doğrusunu söylemek gerekirse, estetik deneyim öznenin yalnızca kafasında konumlanmış değildir; her zaman öznenin sanat nesnesiyle ya da doğal güzellikle etkileşimini çevreleyen daha geniş bağlamda var olur. Pragmatizme göre, öznenin kendisi her şeyden öte doğa ve tarihin daha geniş dünyasından aldığı malzeme ve enerjilerle meydana gelen, hareket halinde geçici bir yapılanmadır. Bütün evreni bir akış gerçekliğinde, mutlak kalıcılığın yokluğunda, yalnızca göreceli durağanlıklarla kuran pragmatizm güzellik ve zevke kırılgan, geçici doğalarıyla nedeniyle daha da çok değer verir. Gerçekliği kalıcılıkla eşitlemeyi reddetmekle, kısa ömürlü güzelliklerin ya da geçici küçük sevinçlerin, anlık oldukları için daha az gerçek, etkileyici ya da yüce olmaları anlamına gelmediğini kabul eder. Güzelliğin, sanatın ve eğlencenin verdiği bazı zevkler gerçekten de sonsuza kadar kalmayacak olmalarına rağmen değerli, hatta sırf bu yüzden daha da değerlidirler. Kiraz çiçeklerinin güzelliği alabildiğine kutlu ve yücedir çünkü onların geçici olduklarını biliriz.
Eğlencenin sağladığı geçici sevincin değerden düşürülmesinin bir nedeni, Platoncu kesinlik ve kalıcılık önyargısıdır. Ancak araçsallığı içsel değer nosyonuyla düşmanca çatışır gören antik önyargıda, Hannah Arendt'in; estetik ve kültürel değerlerin 'içsel' değerlerinden dolayı 'tüm yararcı ve işlevsel referanslardan bağımsız' var olmaları gerektiğinde ısrar eden eleştirisinde bir o kadar güçlü ve açıktır(...)"
(Paha Biçilemez - Kültür, Ekonomi ve Sanatta Değer Kavramı - Michael Hutter, David Throsby, Sayfa: 58, 59,60) -
https://www.instagram.com/zaferinrengifilmi/p/C4oCGxkCrUd/?img_index=1
https://www.instagram.com/zaferinrengifilmi/reel/C4m9cPMCmsY/
"istanbul'un Kurtuluşu
6 Ekim 1923 günü, büyük komutanın muzaffer orduları sabah saat 9'da, Gülhane Parkı'nın Adli Tıp Binası'na bakan kapısından muntazam adımlarla istanbul'a giriyor. 'Dünyalara bedeldir mah cemalim Allah'a emanettir Kemalim' marşını, hançerelerinin var gücüyle haykırıyorlardı. istanbul halkı, bayramlarının en güzelini yaşıyordu. Topkapılı Cambaz Mehmet Bey, bir direğe sırtını dayamış, sevinç gözyaşları döküyordu. Artık görevi resmen sona ermiş bulunuyordu.
Topkapılı Cambaz Mehmet, Atatürk'ün yaptığı mebusluk teklifini de kabul etmemiş, Topkapı'daki evine çekilmişti. Bir gün, kapısının vurulduğunu duyunca doğruldu:
-Giriniz. Ooo siz misiniz Nurettin Bey? Hoş geldiniz
Nurettin Bey, sertçe topuklarını vurarak, Topkapılı'yı selamladı ve saygıyla elindeki zarfı uzattı.
-Bu nedir Nurettin bey? Okur musunuz lütfen!
Nurettin Bey, aceleyle zarfı yırtıp okumaya başladı:
'Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'ndan:
istanbul'un düşman işgali altında bulunduğu sırada Osmanlı Ordusu'nun depolanan silah ve teçhizatını her an ölümle karşı karşıya kalarak Anadolu'ya kaçıran, düşmanın gizli istihbarat teşkilatının içinde yuvalanarak, milli kuvvetlere çok yararlı bilgiler sağlayan M.M. Grubu Başkanı Topkapılı Mehmet Bey'e, Hidematı vataniye faslından mahiye (ayda) 1.500 lira maaş bağlanması, Büyük Meclis'in 24 haziran 1923 tarihli toplantısında oybirliğiyle kararlaştırıldı!'
Topkapılı Cambaz Mehmet, hayretle Nurettin Bey'i dinliyordu. Yazının okunması bitince kesin bir sesle şöyle dedi:
'Ben bir şey yapmadım. Vatanım için, Mustafa Kemal Paşam için üzerime düşen görevi yerine getirmeye çalıştım. Hizmetleri gerçekleştiren arkadaşlarımdır. Ben buna layık değilim. Hayır, bunu bana yapamazlar!'
Nurettin Bey'in gözleri dolu doluydu. Sefalet içinde yaşayan eski başkanı, bir tavuğun 12.5 kuruşa satın alındığı bir dönemde 1.500 lira aylığı kabul etmiyordu!
'Sizden son bir ricam var Nurettin Bey. Bunu emir de telakki edebilirsiniz. Ben bu işlerden anlamam. Hemem gidin ve aylık iradı Hilal -ı Ahmer'e (Kızılay') devir muamelesini yapın...'
Nurettin Bey donakalmıştı. Yapılacak bir şey yoktıu. Akşama bütün işlemler tamamlanmıştı. Topkapılı'nın sözleri hiç aklından çıkmıyordu:
'Sakın bu işten Mustafa Kemal Paşamın haberi olmasın!'
Topkapılı Mehmet Bey, istanbul şehir Meclisi üyesi olmakla yetinmiş, köşesinde sakin bir hayat sürüyordu.
Topkapılı, 1932 yılının Haziran'ında öldü. ölüm haberi 4 Haziran 1932 tarihli Milliyet gazatesinde şu şekilde yer almıştı:
' Umumi şehir Meclisi azasından Topkapılı Hakimzade Mehmet Bey 4 gün evvel feci bir kaza geçirmiş, Topkapı'daki apartmanında nasılsa parlamış olan benzin ocağını söndürmek isterken birdenbire elbiseleri tutuşmuş, etraftan yetişilinceye kadar vücudunun muhtelif yerlerinden yanmıştır. Evinde derhal tedavi altına alınan Mehmet Bey'in bilahare hastaneye nakline lüzum hasıl olmuş, hastanede yapılan tedavilere ve gösterilen ihtimamlara rağmen, maalesef kurtarılması mümkün olmamış ve evvelki gece vefat etmiştir.
Milli Mücadele'deki hizmetlerine mükafaten istiklal Madalyası'yla taltif edilmiş olan merhum, vatan aşkını, memlekete hizmet rabıtasıyla mezcetmiş ve felaket günlerimizde şehrimizin mürşit ve rehberliğini bihakkın ve tam bir muvaffakiyetle başarmış ve ikmal eylemiştir.'
Ertesi günkü gazatelerde de Mehmet Bey'in cenaze töreni resimli olarak geniş bir şekilde yer alıyordu. Cerrahpaşa Hastanesi'nden alınarak Merkezefendi Mezarlığı'nda büyük bir törenle toprağa verilen Topkapılı'nın kabri başında istanbul Valisi Muhittin bey ile Cumhuriyet Halk Fırkası istanbul Başkanı Cevdet Kerim Bey de bulunuyordu. Cevdet Kerim Bey yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
'Düne kadar aramızda mütevazı ve sakin tavırlarıyla meçhul bir asker gibi yaşayan Topkapılı Mehmet Bey bu anda karşımızda malum bir kahramam hüviyetini almış bulunuyor. Mehmet Bey vatanın en tehlikeli zamanlarında bir vatan çocuğunun nasıl çalışması icap ettiğini gösteren bir insan gibi çalışmış ve muvaffak olmuştur.'
Kurtuluş Savaşı'nın adsız kahramanlarından biri daha böylece tarih oluyordu. "
(Kurtuluş Savaşı'nın Gizli örgütü M.M. Grubu - Selahattin Salışık - Sayfa: 55-56-57)
Vatan hangi koşullarda kazanılmış!? Haysiyeti için yaşayıp cüzi bir parayı kabul etmeyen Topkalı Mehmet'e bakın, bir de din gereği bir lokma bir hırka yaşamaları gerekirken dört beş senelik arabaları beğenmeyip en son model arabalara binmek isteyen diyanet üyelerine bakın bir de... Zaten yok da inşallah en ufak bir ihtimal dahilinde öbür taraf diye bir şey yoktur. Topkapılı Mehmet ve arkadaşları şu anki Türkiye'de siyasal islamcıların vatanın mülklerini nasıl keyiflerince yediklerini, ilk cumhuriyet döneminde kurulan fabrikaları bile nasıl sattıklarını görseler ötelerden bir yerlerden kemikleri sızım sızım sızlardı. -
"(...) Tam olarak söylemek gerekirse kendimizi kurmaca kahramanlarla özdeşleştirir miyiz ?Yani bir kurmacaya kapılıp her karakterin kaderini benimsemek alımlayıcı ile kahraman arasında, Dr. Spock'un, Vulcan zihin birleşimi gibi ilginç bir çeşit metafiziksel süreç yaşanmasını mı gerektirir? Başka bir şekilde ifade edersek kurmacadaki pozitif karakterlere gösterdiğimiz tepki en iyi biçimde onlarla aramızdaki bir karakter özdeşleşme sürecinin varsayılmasıyla mı açıklanır?
özdeşleşme, kurmacadan bahsederken çok sık kullandığımız genel bir ifade. insanlar bir pembe dizideki şu veya bu karakterle kendilerini özdeşleştirdiklerini söylerler. Ancak bu tür örneklerde 'özdeşleşmek' ile söylenmek istenen her zaman çok açık değildir. Gerçekten de gündelik kullanımı bağlamında karakterle özdeşleşme fikriyle kastedilen salt bir metafor mu yoksa zihinsel bir durumun birebir tasviri mi olduğu genellikle ayırt edilemez. O halde karakterle özdeşleşmenin birçok anlama gelebildiğini ve çeşitli psikolojik teorilerle ilişkilendirilebileceğini söyleyebiliriz. Ancak terim genelde, deneyimli eleştirmenlerce bile, konuşmacının bahsettiği zihinsel durumu nasıl tarif edeceğimizi tam olarak yansıtamayan bir şekilde kullanılır.
Karakterle özdeşleşme kavramının işaret edilebileceği bazı anlamlar şunlardır: kahramanı seviyoruz, kahramanın içinde bulunduğu koşulları kendimizinkilerle önemli ölçüde birbirine benzetiyoruz; kahramana karşı şefkat besliyoruz; çıkarlar, hisler, ilkeler veya hepsi konusunda kahramanla aynı konumdayız; kurmacada sergilenen aksiyonu kahramanın bakış açısından görüyoruz; kahramanla aynı değerlere sahibiz; kurmacayla bağlantımız süresince biz de bir şekilde kendimizi kahraman sayma yanılsamasına düşecek kadar büyüleniyoruz (veya manipüle edildiğimiz ve/ya aldatıldığımız)
Bu seçeneklerin bazısı zararsız görünüyor. Yani bu durumların bazısı ne felsefi ne de psikolojik bir tereddüde neden olmaz. Bir karakterden hoşlandık diyelim, onunla aramızda benzerlikler bulabiliriz, aynı değerlere sahip olabiliriz veya onun için endişelenebilir veya ona karşe şefkat besleyebiliriz. Kurmaca karakterlere ilişkin bu tip tepkiler vermek gerçek insanlara yönelik tepkilerimizin bir uzantısı gibi görünüyor, bu uzantıların mantığını tam olarak ifade etmek çok karmaşık olsa bile. Ancak bu kullanımlar, karakterle özdeşleşme fikrini uyguladığında yorumcunun aklındakinin özüne pek ulaşamaz. Karakterle özdeşleşme daha ziyade alımlayıcı ile kahraman arasındaki daha radikal bir ilişkiye işaret eder, örneğin alımlayıcının bir şekilde karakterle birleştiği veya kaynaştığı bir durum. Bu kavram kapsamında, alımlayıcıya, karakterin, devam eden hikayeye bakış açısına göre bir bilgi verildiğinde karakterin bakış açısının (yanlışlıkla) bize ait olduğunu kabul ederiz (veya öyle algılarız). Kurmacayla öyle canlı bir şekilde duygulanırız ki kendimizi kurmacanın bir parçası olarak görürüz, o kurmacada bir kahraman gibi hissederiz.
Karakterle özdeşleşme kavramı bir yanılsama fikrine (alımlayıcının kendisini kahraman olarak görme yanılsaması) bağlı olduğu sürece ele aldığım sorunlarla belli bir oranda yüzleşmek zorundadır. Roman okurken, film veya oyun izlerken alımlayıcı, kahraman olmadığını bildiğini gösteren bütün belirtileri gösterir. Geceleri televizyonda Drakula izlerken kanepenin arkasına saklanıp kazıklarımızı sivriltmiyoruz. Daha önce söylendiği gibi, izleyici, temsilin göndergesinden ziyade bir temsil izlediğinin farkında olması bir yana temsildeki bir kahraman olmadığının da farkındadır. Halihazırda söylendiği gibi, ad nauseam olabilir ama ister kurmacanın gerçekliğiyle ister kişinin kahramanla özdeşleşmesiyle ilgili olsun, yanılsama hipotezi, korku kurmacası tüketirken alımlayıcının davranışı açısından anlamsızdır. (.........) Konuyu toparlarsak, alımlayıcının kahramana gösterdiği tepki başka birisiyle (veya kişi tipi) ilgili endişe duymayı kapsarken, kahraman bir canavar tarafından köşeye sıkıştırıldığında, hakkında endişelendiği sadece kendisidir. Yani alımlayıcının duygusal durumunu şefkat olarak tanımlamak uygun olacaktır ancak karakter kendisine karşı şefkat beslemez.(...)"
(Korkunun Felsefesi veya Kalbin Paradoksları - Noel Carroll) -
Son yayınlanan bölümde "Ben çocuğuma sahip çıkmayacak adam mıyım?" derken ne kadar da haklıydı. Felaketler dünyasında, çocuğuna ve sevdiği insanlara ana rahmi güvenliğine benzer, simülasyon bir güvenlik sağlayabilecek ender insanlardan.
"çocuk eve gelir ve ebeveynleri ona kancayı takar. Yaşlı adamın ya da yaşlı kadının -hangisiyse artık- çocuğa söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur. Yalnızca bir sandalyede birkaç saat otursun, sonra da onlarla aynı çatı altında uyusun isterler. Bu sevgi değildir. Böyle sevgi olmaz demiyorum, sadece aslında sevgiden başka bir şey olan ama sevgi diye adlandırılıveren bir şeye dikkat çekiyorum. Belki de bu şey olmadan sevgi de olmuyordur. Ama bu şey, kendi başına sevgi de değildir. ' Bu, insanın kanında olan bir şeydir. Kaderinde olan bir şey. insan buna dayanarak kendini vahşi hayvandan ayırır.' Sen doğduğun zaman annen ve baban kendilerinden bir şey kaybederler ve sonra bunu geri almak için canlarını dişe takarlar : Kaybettikleri şey, sensindir. Hepsini geri alamayacaklarını bilirler ama yine de olabilecek en büyük parçayı koparmaya uğraşırlar. Bütün o aile buluşmaları, çınar ağaçlarının altında yapılan aile piknikleri, bunların hiçbirinin ahtapotlarla dolu bir akvaryuma balıklama dalmaktan bir farkı yoktur. "
(Robert Penn Warren - Kralın Bütün Adamları)
Yukarıdaki pasaj Timuçin Esen'in hayattaki en sevdiği alıntılardan mıymış? ihtimal vermiyorum. Kendisini "anne babasının evladı" ya da "baba" olarak temel alıp, sonra da gizli özne olarak kendine yer verdiğini de hiç mi hiç zannetmiyorum. çocukluğu çoktaaan geride bırakmış, 43 yaşındaki adamın tek çocuk olma sendromunu şu yaşında yaşaması, anne babayı bencillikle itham edip şımarıklık yapması ihtimalini düşündüm de kahkaha attım. Kahkaha attım çünkü ben "çok sert, çok olgun, çok yetişkin" Timuçin Esen'i hiç çocuk olarak hayal edemiyorum. Timuçin'in, beş yaşlarındayken bile, yaşıtları birdirbir oynarken, uzaklara dalıp hayatın anlamı hakkında düşündüğünü görür gibiyim. Adamımın aşık olduğum karakter yapı taşlarından birincisi müdanasızlığı, ikincisi ise gerçek yetişkin olmasıdır. Ve bir kadının en büyük rüyası da kendisine ebeveynlik yapacak erkeğin yanında kız çocuğu olma özgürlüğüdür. (kendi adıma konuşuyorum) Timuçin, bu sebepten ötürü vadedilmiş kusursuz sahip çıkan. Işıklı bir tabelayla "ben kadınıma, çocuklarıma sahip çıkarım" mesajıyla dolaşıyor gibi. O nedenle, sevdiği kadının, sahip çıkılmama endişesine de tahammül edemiyor. Niçin Faryalı demiyorum? Aktörler, çok uç, inanılmaz kötü karakterlere hayat vermediği müddetçe, bir karakter oluştururken, o karakterin içine, kendi karakter özelliklerinden çok şey katarlar (Ayrıca senarist de, oyuncunun karakterine uygun senaryo ortaya koyar. Ben hiç Timuçin için müdanalı yazılmış bir karakter hatırlamıyorum. Dünyaya karşı müdanasızlığı o kadar baskın ki, senarist Timuçin'e metin yazarken müdanalı karakter oluştursa çarpılır yahu.); Faryalı, hepimiz biliyoruz ki; yüksek miktarda Timuçin Esen içeriyor.
Laf lafı açtı. Bağlamam gerek. yukarılardaki alıntı var ya, Timuçin onu belli ki, rolüne çok odaklandığı için, Bodrum Masalı'ndaki senaryo dahilindeki problemleri olan ebeveynleri ve dolayısıyla problemleri olan çocuklarını düşünüp de dergiye yollamış. iyi aktörler, canlandırdıkları karaktere, bir müddet sonra hayatlarında da çok yer açarlar, hatta ve hatta sabahleyin kalktığında aynada, o dönem hangi karakteri canlandırıyorsa onun siluetini bile görebilirler... Timuçin'in, bu yazının yukarılarında yer alan alıntısı bana şunu düşündürdü; Bir role daha da derinlik kazandırmak isterken, önceden altı çizilen aforizmalara geri dönmeyi... -
Neyse gıcık olduğum ünlüleri çekiştirmeyi bırakıp biraz da Timuçin öveyim :)
"(...) Tıpkı sema ile gökyüzünün maviliklerde birleşmesi, bunların bir çok maviyi bir arada taşıması gibi, şiir de mavi ve siyah ile birlikte sürekli bir devinimi taşıyacaktır.
Ahmet Cemil, eserini daha önceki uçucu imgelerin tersine oldukça katı biçimlerle tarif eder:
'Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Bir reng-i camid-i esved...Of!... O tabakat-ı muzlimeyi parçalayarak içeriye infaz-ı nazar et; in, in,in, ne kadar inebilmek mümkünse o kadar in; ne buluyorsun ? O siyahlıklar içinde ne buluyorsun? Siyah... Daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki fevkine bakılsa mai ve daima mai; zirine bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun.'
Toprağın, ayağını bastığı toprağın katılığı, önce ona temas edilebilir hale getirilir, ardından da gözlerle içine nüfuz edilebilir olur. Böylece gökyüzü ve yeryüzü tek bir resimde birleşir. Bu sebeple ona her ikisini birleştirecek, aslında görülebilir olanla gözün göremediği derinliklere inebilecek bir tablodan, musavver ve mürtesim bir tablodan bahseder. çünkü musavver olan hayal edilebilen, mürtesim olan ise resmedilebilendir. Bu noktada hayal olunan ile somut olan iki ayrı unsur şeklinde sunulurken her ikisi de görülebilir olana dönüştüğünden, bir tablodan, anlatılabilecek bir tablodan bahsedilebilir. Unutulmamalıdır ki Ahmet Cemil de bir şairdir ve bir şiiri çevirmenin, okumanın ardından kendi yazacağı şiir üzerine konuşmaktadır. Burada, Mai ve Siyah'ın meşhur pasajını hatırlamak yerinde olacaktır:
'Bilseniz, şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! öyle bir lisan ki... Neye teşbih edeyim, bilmem?... Bir ruh-ı mütekellim kadar beliğ olsun, bütün kederlerimize, neşvelerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, tehevvürlere terceman olsun, bir lisan ki bizimle beraber gurubun ahzan-ı elvanına dalsın düşünsün, bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin eşkriz-i ye'si olsun. Bir lisan ki heyecan-ı asabımıza refakat ederek çırpınsın...Haniya bir kemanın telinde zapt olunamaz, anlaşılamaz, bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir...Haniya bir sabah zamanı incilayı fecrden evvel afaka hafif bir imtizac_ı elvan ile dağılmış sisler olur ki üzerlerinde resim olunamaz, tayin edilemez renkler uçar, nazarlara buseler serper... Haniya bazı gözler olur ki bir ufk-ı bi-intiha-yı siyaha açılmış kadar ölçülemez, kar-ı na-yab-ı umkuna vukuf kabil olamaz, derinlikleri vardır ki hissiyatı mass eder. işte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. Fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgarlarla sarsılsın; sonra müteverrim bir kızın kenar-ı firaşına düşsün ağlasın, bir mehd-i naz-perverine eğilsin gülsün, bir gencin nur-ı nigah-ı şebabına saklansın, parlasın. Bir lisan... Oh! Saçma söylüyorum, zannedeceksiniz, bir lisan ki sanki ser-a-pa bir insan olsun' "
(Parlak Yıldızlardık O Zaman - Tülin Ural - Sayfa: 228,229)
Meşhur pasajda hatırlanan lisan Timuçin'in ruhta, ruhlarda uyandırdığı bir lisan olmalı.. Ne varsa eski türkçede var. -
Ekranella'ya verdiği röportaj, şimdiye değin kendisi hakkında hissettiklerimin doğruluğunun sağlamasını yapmamı sağlamıştır. Okurken gözlerim doldu. Bir insanı çok uzun yıllardır düşündüğünüzde, kalbinizde ve aklınızda ona bir oda açtığınızda kuantum gerçekliği de devreye girebiliyor.
Hissettiklerimin doğruluğunun sağlamasını yapmamı sağlayan "hissi kablel vuku" durumlarını sıraladım:
* "Benim kardeşim yok mesela, tek çocuğum. şimdi bir kardeşim oldu... Bu durumu keşfediyorum. üstelik salt kardeşlik değil, ebeveynliği, hatta anneliği de içerdiği için projenin kancası oldu benim için"
Kendisi tek çocuk olduğundan(geçen hafta satır arasında değindiğim gibi),Ayda'nın hemen bir kardeşi olsun istediğini hissetmiştim.
* "Benim de özel hayatıma, eve, çocuklara vakit ayırmam lazım"
Dizideki sahne alma süresinin az olmasına üzüldüğümde evde beşik salladığını hissetmiştim :) "Evde beşik mi sallıyor Timuçin, yine nerede?" diye hayıflandığımda sadece mecaz söylemde de bulunmuyormuşum, söylemimin içinde gerçek anlam da varmış meğer.
* "Bu tam bir anneyle çocuğu arasındaki bağ gibi. Ben de kendi adıma onu keşfettim. çocuk tarafından bildiğim bir bağdı ama anne veya ebeveyn tarafından onu görmek ve keşfetmek benim için heyecan vericiydi."
çocuğu ve sevdikleri için ana rahmi güvenliği (metafor olarak söylüyorum) temin edebilecek bir adam olduğundan bahsetmiştim. çünkü anne kimliğine çok fazla kafa yorduğunu hissetmiştim.
* "Kültürel etkileşim"i de dile getirmiş röportajın satır arasında. Ve demiş ki:" Alışılagelmiş bir yerli değil o, kovboy şapkalı bir kızılderili Faryalı".
Ben, yıllar evvel Timuçin hakkında "muhteşem bir doğu ile batı sentezi; helenistik bir mucize" tanımını yapmıştım... Alışılagelmiş bir adam değil o; Niğde'deki elma ağaçlarının gölgesi altına çilingir sofrası kurup, aynı masada Brecht metinleri okuyabilecek bir adam.
* şımarıklığa, kendi karakter özelliklerine çok ters bir durum alt mesajı vererek, röportajda iki yerde yer vermiş. (Ben de geçen cuma gecesi tezat olarak bu kelimeyi kullanmıştım. işte bunlar hep kelimelerin kuantumu). insan, kendisinin asla taşımadığı ve taşımayacağı bir sıfatın kendisine yakıştırılmasından korkar ya... ülkemizde oyuncular bölüm başına yüksek rakamlar alıyorlar diye, türk halkına göre 24 saat çalışmalı, onlara göre bu durum abest değil. çok yanlış bir algı. Bir oyuncu bölüm başına ne kadar kazanırsa kazansın hamal değil. şunun da altını çizmem lazım: Timuçin Esen, diğer oyuncuların büyük çoğunluğu gibi dizi işine asla metacı bir gözle bakmamıştır. Baksaydı, onlar gibi her sene bir dizide boy gösterirdi. çoluk çocuğunun rızkı söz konusu olmasa, çok da fazla dizi sektörünün içinde yer almaya can attığını düşünmemekteyim. Hırsız Polis'ten seneler sonra, bir aile kurmaya karar verdiğinde dizilere dönmesi tesadüf değildi. iki çocuk babası olarak, çocuklarının geleceğini düşünmek zorunda olmasa belki de "Vicdan" ile geri dönüş yapmayabilirdi de.. -
Bir diğer asık suratlı benimki:)
https://media.gettyimages.com/id/145489509/de/foto/swedens-olof-mellberg-poses-before-the-international-friendly-football-match-between-sweden-and.jpg?s=612x612&w=gi&k=20&c=W1BfWTSf4rultmIoQn44ZqFRdKY5OQoC_rvj0zLo8l0=
"Spor karşılaşmalarında, sporcuların fazla gülmedikleri, eğleniyormuş gibi görünmedikleri fark edilir. Hatta neredeyse asık suratlı görünürler. Yaptıkları iş, bir tür oyun oynamaktan ibaret gibi görünse de, sanki bir dramatik sunumun oyuncuları gibi davranırlar. Oyun sırasında temel çabası, çoğunlukla değişik boyutlarda, şekillerde topları bir yerlere doğru sürmek, sürüklemek, vurmak, taşımak olan birilerinin takınacağından farklı bir tavır içerisinde görünürler. Topla oynamak, sanki çok daha büyük bir işlevin eğretilemesi, alegorisi gibidir. Ama hep söylendiği gibi, topla oynamaktan fazlasını yaparlar. Spor, dans ederek kutsal varlıklarla, ötedünyayla bağlantı kuran ilkel toplulukların yaptıkları gibi, oynayanın ve izleyenin kendi ötelerine uzanmasını sağlayan bir tekrarlar etkinliğidir. Doğal olarak, böylesine bir sorumluluğun taşıyıcısı olan sporcu, gülmez, eğlenmez, kayıtsızca davranamaz olur. Aklı ve özellikle de bedeniyle, oynadığı oyuna katılmalıdır. Bir siyasetçinin bile ondan fazla güldüğü, yaptığı işle eğlendiği fark edilir. Oysa siyasetçinin daha ciddi bir iş yaptığı varsayılır.
Bu bölümde, spor yapmanın, eğlenmenin, oyun oynamanın yarattığı, kimi zaman çelişkili halleri anlamayı umuyoruz. Bu tür edimlerin, 'faydasız işler'le uğraşmanın, yaşam biçimi inşa etmek için neden zorunlu, kaçınılmaz olduğunu göstermeyi umuyoruz. Spor ve oyun, genellikle bir performans artırma söylemi ya da kurallar, manzumeler alanı olarak tartışılsa da, 'boş ve faydasız işlerin', geç kapitalizmde ne kadar önemli olduğunu en baştan belirlemek gerekir.
Spor ve oyun, herhangi bir ritüel gibi, keyfi şekilde uygulanamayacak bir alan açar. Sporun, oyunun yasası içerisine giren, kişiselliğini, 'bireysel seçim yapma özgürlüğünü dışarda bırakmalıdır'. Oyun, kişinin kendisinden daha büyük bir şeylere katılma yoludur. örneğin sporcunun tüm gücüyle vurduğu top bir 'adak', 'faydasız harcama' olabilir. Böyle tanımlandığında, 'eğlencesine', 'spor olsun diye' yapılan eylemlerin taşıdığı ciddiyet, trajik boyutta ortaya çıkar. üstelik oyunun alanı, sahalarla, spor alanlarıyla sınırla kalmaz ve özellikle zamanımız için ayırt edici bir kültürel etkinlik olarak spor, eğlence, oyun tavrı genelleşir. Oyun, başkaca sorumlulukların, kendini adamanın, törensel karşılaşmaların yerini de doldurur. öyle ki, bir oyunun, spor karşılamasının sağladığı 'eğlence peşinde koşma' edimi belli ölçüde çileci davranış şeklini de alabilir (...)"
"Kent Efsaneleri - Zamanımızın Batıl inançları ve Takıntıları- özgür Taburoğlu - Sayfa: 191, 192)
Timuçin, futbolcu olsa idi Olof Mellberg kadar ciddi, asık suratlı, sorumluluk sahibi, adanmış ve çarmıhtaki isa kadar da çilekeş edalı olurdu :) -
https://twitter.com/trt2tv/status/1580105996038455298?cxt=HHwWhICylYOC1e0rAAAA
https://twitter.com/EsenTimucinFans/status/1580291628816031745?cxt=HHwWgoDTkaO3qe4rAAAA
https://pbs.twimg.com/media/Fe5SngZXoAk_ZuT?format=jpg&name=small
Geçen gün "kum" tabiatı hakkında çok güzel satırlar okuyup, altını çizmiştim:
"Kum
Bu ilginç ve etkili terapi yönteminin temel amacı kumdur. Yeryüzünün en basit ve en yaygın temel element bileşiklerinden biridir. Kum tepsisi terapisinin temeli olarak kumu kullanma seçimi tesadüfi değil, doğal bir olgudur. Eski Ahit'te şöyle yazar: 'Rab Tanrı Adem'i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi.' Yeryüzüyle olan bağımız temeli oluşturur. Bu tesadüfi değil, Tanrı'nın hikmetiyle gelen bir tasarımdır. Kumla bağ kurdukça, içimizdeki ruhla olan bağı ve yaradılışın onsuz olmadığını hissetmeden edemeyiz.
Kum, tarihi de anımsatır. Tek bir kum tanesi, şuan durduğu yere gelene kadar binlerce mil ve binlerce yıl dolaşmış olabilir. Jeoloji bize şunu hatırlatmaktadır: ' Bir kum tanesi; koparıldığı kayayı oluşturan kuvvetler, kendisini olduğu yerden koparıp bulunduğu yere taşıyan yeryüzünün çevresi ve gömülü olduğu yerkabuğunun iç deformasyonu tarafından oluşturulur.'(Siever, 1988). insanlar da hemen hemen aynı tecrübeyi yaşamıştır. insanların bazıları üyesi olduğu aileden, bazıları diğer sosyal çevresel faktörlerden, bazıları teknoloji/bilgi çağına dalmaktan ve bazıları kriz ve travmadan kaynaklanan pek çok zorluğa maruz kalmıştır. Kum tanesinin 'iç deformasyonu', metaforik olarak danışanlarımızın çoğunda olan iç ruhsal acıyı ifade eder. Kum da bizim gibi kendi tarihi olan bir üründür.
Pek çok faktör bulunmasına rağmen kum tepsisi terapisinin bu kadar etkileyici olmasının nedeni kumun bu özü, bu esası ve bu temel unsurudur. Kumun kullanılması, terapötik bağın ve köklü duygusal çalkantının işlenmesine tam olarak yardımcı olmaz. Kum, izlenecek yolu oluşturur. Eichoff (1952) şunu öne sürmüştür: 'Kum, büyük duyguların ifade edilebileceği ve bu amaçla fırlatılabilecek, saçılabilecek, biçimlendirilebilecek, sürülebilecek , kazılabilecek ve düzlenebilecek bir araçtır ve bu taban üzerine somut semboller yerleştirilebilir...'Kum, terapötik bir araç olmaktan daha fazlasıdır. özümüzde kim olduğumuzu açıklayabileceğimiz bir araçtır. Aslında Dora Kalff kısa ve öz bir şekilde şöyle demiştir: ' Kumda oynama eylemi, danışana kendi bütünlüğüne yaklaşma imkanı verir.'
Kum ve oyun arasında doğal bir ilişki vardır. çocuklar ve yetişkinler okyanus kenarında kumla oynamaktan ve kumdan kaleler yapmaktan keyif alır; bu durum sadece yaratıcı yeteneklerinin kanıtı değil, aynı zaman da kendilerinin de ifadeleridir (...) Mark Twain'in 'kursağında kum olmasından' bahsettiği üzere, kum yiğitlik ve cesaret ile özdeşleştirilmiştir (...) "
(Kum Tepsisi Terapisi - Teori ve Uygulama Rehberi - Sayfa: 39-40) -
https://twitter.com/EsenTimucinFans/status/1273705205130047488
https://www.instagram.com/p/CBslR4jJBkR/
https://interaktifsozluk.net/entri/206363
çünkü Timuçin bir içedönük. üstelik eşi Bilge de içe dönük; Müslüm'ün galasında gözlemlemiştim, etrafındaki şaşaadan oldukça rahatsız olmuş, hep yere bakıyordu, oldukça da ciddiydi (Kendimden biiyorum ben de yolda yürürken hep önüme bakarım, suratım asıktır) Ayrıca içedönüklük genetik de.. Büyük bir ihtimal Güz Ayda ile Gökyüzü de içedönük olacak. Esen ailesi maaile içedönük. Eleştirmek için söylemiyorum, aksine çivisi çıkmış dünyada içedönük olmak çok ulvi.
"(...) Nancy Snidman, mizacın, çevreyi algılayışımıza ve verdiğimiz tepkiye etki eden genetik ve biyolojik faktörlerin bir bütünü olduğunu söylüyor. Unutmayın, içedönüklük ve dışadönüklük mizaçtır. Kişilikse hem mizacın hem de çevresel etkenlerin karışımından oluşur. Kişilik derken Myers Briggs ve Enneagram testlerindeki kişilik tiplerinden bahsetmiyorum. özgün karakterinizi oluşturan niteliklerden, tepesinde deneyimlerinizin oturduğu içedönüklüğünüzden bahsediyorum.
Büyük olasılıkla bir içedönük olarak doğdunuz. içedönüklüğün tohumu daha ilk günden dna'nızdaydı. Dopamin ödül sisteminiz dışadönük yaşıtlarınıza göre daha az çalışıyordu. Büyüdükçe etrafınıza bir içedönük olarak tepki vermeye başladınız. Muhtemelen diğer çocuklara göre daha dikkatliydiniz; heyecanla oyuna koşmak yerine ebeveynlerinizin bacağına yapışıyordunuz.
Snidman ve çalışma arkadaşları, bebeklerin yüzde 40'ının -kendi deyimleriyle- 'davranışsal açıdan çekincesiz'olduğunu fark etti. Bu bebekler yabancı ışıklara, seslere, nesnelere ve insanlara kuvvetli tepkiler vermiyorlardı. Sakin kalıyor, değişik şeylerden rahatsız olmuyorlardı. Diğer bebeklerin yüzde 15-20'si ise tam tersiydi. Yeni uyarıcılarla karşılaştıklarında çırpınmaya başlıyor, ağlıyor ya da uyarılmanın bütün davranışsal belirtilerini gösteriyorlardı.
Snidman'a göre yetişkinlerin yenilikler karşısında sergiledikleri davranışlar zamanla değişmiyor. Uyaranları sakin karşılayan bebeklerin, yetişkinliklerinde de benzer tepkiler vermesi olasıyken, aşırı tepki verenlerin utangaç ya da sosyal açıdan huzursuz yetişkinler olmaları muhtemel. Bu da doğuştan belli başlı özelliklere sahip olduğumuz ve bu özelliklerin bizi yetişkinlikte de bırakmadığı teorisini kanıtlıyor.
Bir içedönük olarak doğmuş ve hayat boyu böyle kalacak olduğunuz gerçeği neden önemli? çünkü hayatınızı olmadığınız biri gibi davranarak geçiremezsiniz. Bir içedönük olarak ihtiyaçlarınızın dışadönüklerden her zaman biraz farklı olacağını anlamalı, içedönüklüğünüzle savaşmaktansa onunla nasıl birlikte hareket edebileceğinizi öğrenmelisiniz(...)"
(içedönüklerin Gizli Yaşamı - Jenn Granneman - Sayfa: 39,40)