timuçin esen
-
Kendisi bu günlerde şu üç kuruşluk dünyada ve ülkede tek mutlu olma sebebimdir. "Yatcaz kalkcaz cumartesi olacak, sonra yatcaz kalkcaz pazar olacak, sonra akşama Timuçin izleyeceğim " coşkusuyla beklediğimdir.
https://www.youtube.com/watch?v=dicC1IE1Ss4
Faryalı'nın "Ne istiyon benden Yıldız?" dedikten sonra Yıldız'ın yutkunması müthişmiş. Halbuki Yıldız'ın şöyle cevap vermesi gerekirmiş: "Ben senden istediğimi kimseye diyemiyorummmm " :)) -
O kadar uzun zaman dilimleri kendinden mahrum bırakıyor ki, ortalarda hiç yokken yalnızca 8 saniyelik sesini bile hasretine bandırmakla yetiniyoruz.
https://www.youtube.com/watch?v=24AjkcwvBsI
Bu da benim gibi detay avcısından kaçmadı. Belki, diğer sevenleri bu 8 saniyelik sesini farketmemişlerdir, bu da ufacık bir armağanım olsun. -
ülkenin şu günlerinde bir tutam mutluluktur, tek bir tutam mutluluğumdur. Mutluluk ne diye sorsalar, "Timuçin Esen'i izlemeyi beklemek ve bekleme müddetinden sonra seyreylemek" derim.
Yaaaaaaaaaa en sevdiğim mimiğini gif yapmışlar:
https://twitter.com/masalgif/status/811182808462983168
Beni en çok mutlu eden mimiği için bir söz bulmalıyım diye düşündüm, buldum da:
"Biliniyor... Yüzünde papatyalar açar gülersen, dudaklarının masum kıvrımlarından ceylanlar yürür gözbebeklerine ..."
(Bir Mola - Bülent Turan - sayfa: 72) -
Son yayınlanan bölümde "Ben çocuğuma sahip çıkmayacak adam mıyım?" derken ne kadar da haklıydı. Felaketler dünyasında, çocuğuna ve sevdiği insanlara ana rahmi güvenliğine benzer, simülasyon bir güvenlik sağlayabilecek ender insanlardan.
"çocuk eve gelir ve ebeveynleri ona kancayı takar. Yaşlı adamın ya da yaşlı kadının -hangisiyse artık- çocuğa söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur. Yalnızca bir sandalyede birkaç saat otursun, sonra da onlarla aynı çatı altında uyusun isterler. Bu sevgi değildir. Böyle sevgi olmaz demiyorum, sadece aslında sevgiden başka bir şey olan ama sevgi diye adlandırılıveren bir şeye dikkat çekiyorum. Belki de bu şey olmadan sevgi de olmuyordur. Ama bu şey, kendi başına sevgi de değildir. ' Bu, insanın kanında olan bir şeydir. Kaderinde olan bir şey. insan buna dayanarak kendini vahşi hayvandan ayırır.' Sen doğduğun zaman annen ve baban kendilerinden bir şey kaybederler ve sonra bunu geri almak için canlarını dişe takarlar : Kaybettikleri şey, sensindir. Hepsini geri alamayacaklarını bilirler ama yine de olabilecek en büyük parçayı koparmaya uğraşırlar. Bütün o aile buluşmaları, çınar ağaçlarının altında yapılan aile piknikleri, bunların hiçbirinin ahtapotlarla dolu bir akvaryuma balıklama dalmaktan bir farkı yoktur. "
(Robert Penn Warren - Kralın Bütün Adamları)
Yukarıdaki pasaj Timuçin Esen'in hayattaki en sevdiği alıntılardan mıymış? ihtimal vermiyorum. Kendisini "anne babasının evladı" ya da "baba" olarak temel alıp, sonra da gizli özne olarak kendine yer verdiğini de hiç mi hiç zannetmiyorum. çocukluğu çoktaaan geride bırakmış, 43 yaşındaki adamın tek çocuk olma sendromunu şu yaşında yaşaması, anne babayı bencillikle itham edip şımarıklık yapması ihtimalini düşündüm de kahkaha attım. Kahkaha attım çünkü ben "çok sert, çok olgun, çok yetişkin" Timuçin Esen'i hiç çocuk olarak hayal edemiyorum. Timuçin'in, beş yaşlarındayken bile, yaşıtları birdirbir oynarken, uzaklara dalıp hayatın anlamı hakkında düşündüğünü görür gibiyim. Adamımın aşık olduğum karakter yapı taşlarından birincisi müdanasızlığı, ikincisi ise gerçek yetişkin olmasıdır. Ve bir kadının en büyük rüyası da kendisine ebeveynlik yapacak erkeğin yanında kız çocuğu olma özgürlüğüdür. (kendi adıma konuşuyorum) Timuçin, bu sebepten ötürü vadedilmiş kusursuz sahip çıkan. Işıklı bir tabelayla "ben kadınıma, çocuklarıma sahip çıkarım" mesajıyla dolaşıyor gibi. O nedenle, sevdiği kadının, sahip çıkılmama endişesine de tahammül edemiyor. Niçin Faryalı demiyorum? Aktörler, çok uç, inanılmaz kötü karakterlere hayat vermediği müddetçe, bir karakter oluştururken, o karakterin içine, kendi karakter özelliklerinden çok şey katarlar (Ayrıca senarist de, oyuncunun karakterine uygun senaryo ortaya koyar. Ben hiç Timuçin için müdanalı yazılmış bir karakter hatırlamıyorum. Dünyaya karşı müdanasızlığı o kadar baskın ki, senarist Timuçin'e metin yazarken müdanalı karakter oluştursa çarpılır yahu.); Faryalı, hepimiz biliyoruz ki; yüksek miktarda Timuçin Esen içeriyor.
Laf lafı açtı. Bağlamam gerek. yukarılardaki alıntı var ya, Timuçin onu belli ki, rolüne çok odaklandığı için, Bodrum Masalı'ndaki senaryo dahilindeki problemleri olan ebeveynleri ve dolayısıyla problemleri olan çocuklarını düşünüp de dergiye yollamış. iyi aktörler, canlandırdıkları karaktere, bir müddet sonra hayatlarında da çok yer açarlar, hatta ve hatta sabahleyin kalktığında aynada, o dönem hangi karakteri canlandırıyorsa onun siluetini bile görebilirler... Timuçin'in, bu yazının yukarılarında yer alan alıntısı bana şunu düşündürdü; Bir role daha da derinlik kazandırmak isterken, önceden altı çizilen aforizmalara geri dönmeyi... -
Ekranella'ya verdiği röportaj, şimdiye değin kendisi hakkında hissettiklerimin doğruluğunun sağlamasını yapmamı sağlamıştır. Okurken gözlerim doldu. Bir insanı çok uzun yıllardır düşündüğünüzde, kalbinizde ve aklınızda ona bir oda açtığınızda kuantum gerçekliği de devreye girebiliyor.
Hissettiklerimin doğruluğunun sağlamasını yapmamı sağlayan "hissi kablel vuku" durumlarını sıraladım:
* "Benim kardeşim yok mesela, tek çocuğum. şimdi bir kardeşim oldu... Bu durumu keşfediyorum. üstelik salt kardeşlik değil, ebeveynliği, hatta anneliği de içerdiği için projenin kancası oldu benim için"
Kendisi tek çocuk olduğundan(geçen hafta satır arasında değindiğim gibi),Ayda'nın hemen bir kardeşi olsun istediğini hissetmiştim.
* "Benim de özel hayatıma, eve, çocuklara vakit ayırmam lazım"
Dizideki sahne alma süresinin az olmasına üzüldüğümde evde beşik salladığını hissetmiştim :) "Evde beşik mi sallıyor Timuçin, yine nerede?" diye hayıflandığımda sadece mecaz söylemde de bulunmuyormuşum, söylemimin içinde gerçek anlam da varmış meğer.
* "Bu tam bir anneyle çocuğu arasındaki bağ gibi. Ben de kendi adıma onu keşfettim. çocuk tarafından bildiğim bir bağdı ama anne veya ebeveyn tarafından onu görmek ve keşfetmek benim için heyecan vericiydi."
çocuğu ve sevdikleri için ana rahmi güvenliği (metafor olarak söylüyorum) temin edebilecek bir adam olduğundan bahsetmiştim. çünkü anne kimliğine çok fazla kafa yorduğunu hissetmiştim.
* "Kültürel etkileşim"i de dile getirmiş röportajın satır arasında. Ve demiş ki:" Alışılagelmiş bir yerli değil o, kovboy şapkalı bir kızılderili Faryalı".
Ben, yıllar evvel Timuçin hakkında "muhteşem bir doğu ile batı sentezi; helenistik bir mucize" tanımını yapmıştım... Alışılagelmiş bir adam değil o; Niğde'deki elma ağaçlarının gölgesi altına çilingir sofrası kurup, aynı masada Brecht metinleri okuyabilecek bir adam.
* şımarıklığa, kendi karakter özelliklerine çok ters bir durum alt mesajı vererek, röportajda iki yerde yer vermiş. (Ben de geçen cuma gecesi tezat olarak bu kelimeyi kullanmıştım. işte bunlar hep kelimelerin kuantumu). insan, kendisinin asla taşımadığı ve taşımayacağı bir sıfatın kendisine yakıştırılmasından korkar ya... ülkemizde oyuncular bölüm başına yüksek rakamlar alıyorlar diye, türk halkına göre 24 saat çalışmalı, onlara göre bu durum abest değil. çok yanlış bir algı. Bir oyuncu bölüm başına ne kadar kazanırsa kazansın hamal değil. şunun da altını çizmem lazım: Timuçin Esen, diğer oyuncuların büyük çoğunluğu gibi dizi işine asla metacı bir gözle bakmamıştır. Baksaydı, onlar gibi her sene bir dizide boy gösterirdi. çoluk çocuğunun rızkı söz konusu olmasa, çok da fazla dizi sektörünün içinde yer almaya can attığını düşünmemekteyim. Hırsız Polis'ten seneler sonra, bir aile kurmaya karar verdiğinde dizilere dönmesi tesadüf değildi. iki çocuk babası olarak, çocuklarının geleceğini düşünmek zorunda olmasa belki de "Vicdan" ile geri dönüş yapmayabilirdi de.. -
Timuçin'in sesi; bu tamlama herhangi biri okuduğunda çok şey ifade etmeyebilir ama bir Timuçinsever için çok şey ifade eder.
Bana birkaç bin adamın sadece -a demesini dinletseler; arasından Timuçin'in sesini seç, ayırt et deseler, iddia ediyorum ki ayırt edebilirim.(Ses tellerinden çıkan tek bir harfi, sesi bile ezbere aldığımdan)
"Yüreğinin sesinden, aşkının sesinden, sıcacık nefesinle bana bir şarkı söyle", "Yüreğimden geçersin geceleri çoğu zaman, hayaller konuşmaz bana bir şarkı söyle" dizeleriyle kendisine seslenmeye kendimize hak görebilir miyiz? çünkü her şarkıcıyı, kulaklığımızı takıp, gözlerimizi kapatıp dinlediğimizde şarkısını bizim için söylediğini varsayarız. (şimdi, ikimizin Yerine'den çiçek söz alsaydı şayet "Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum" derdi kesin)
Not: Ekmek mushaf çarpsın ki, henüz daha dün Timuçin Esen'in hayat verdiği karakterlerin, dizilerdeki/filmlerdeki partnerlerinin isimlerini ne kadar da "yoğun aşk" dolu telaffuz ettiği üzerine düşünmekteydim... Sonra da, gerçek hayatında yan odadan "Bilgeee" diye seslenmesini hayal ettim de('en yakınınızdaki filanca kitabın falanca sayfasını açın ve ilk paragrafı sevdiğinizin sesinden dinliyormuş gibi içinizden okuyun' deseler, bunu başarabileceğimden dolayı hayal edebildim); "yan odadan melodiler" gibi olsa gerek. -
Ah o ağlaması yok mu o ağlaması... Katiyetle böylesi, kendinden geçercesine ağlamasına önceden şahit olmadık. Bunda "aşk acısı" ile "evlat sevgisi"ni mukayese ettiğimizde; aşk acısının, evlat sevgisi karşısında çok tırt olması da etken, Timuçin'in "baba" olma deneyiminin duygularını çok başka şahlandırması da etken.
Timuçin, için için ağlarken (ah yine fonetik güzelliği), gözyaşlarını elinden geldiğince kolunu yüzüne siper ederek saklamaya çalışırken; ne kadar da savunmasızdı, ne kadar da çıplaktı.. (Bir alfa erkeğini bu kadar savunmasız, bu kadar kırılgan görmenin etkileyiciliği bambaşka.) Bende yanağını okşama isteği uyandırdı. Ve bu isteğime kayıtsız kalamadım, Timuçin'in ketumlukla perdelediği (Ketumluk, olumsuz bir mana taşıyor gibi görünse de, ben bu niteliğin hep çok asil olduğunu düşünmüşümdür.) insana ait kırılgan ve samimi duygularını, bedenen göstermeye izin verdiği bu anlarını izlerken görüntüyü dondurdum, okşadım yanağını. Dokunduğum soğuk ekran olsa da, bana Timuçin'in sıcak yanağı kadar gerçek geldi. Ne zaman ketumluğunun perdesini aralayıp, "kırılganlığa dair samimi" duygularını yüksünmeden gösterirse, ben de o vakit yanağını okşama isteğiyle dolup taşarım. Neden mi? Dizinin yönetmeni Mehmet Ada öztekin (Ben kendisinin Kaybedenler Kulübü'nün senaristi olduğunu yeni öğrendim. Filmin yönetmenini biliyordum ezbere. Mehmet Ada'nın ise ismi tanıdık gelse de kulağıma, o filme imza attığını bilmiyordum.. "Ada" isminden dolayı genç kuşak biri olduğunu düşündüm, adını her gördüğümde dizinin bitiminde. "Timuçin, yedi senesini vermiş, doktor çıkmış nerdeyse yönetmenlik dalında. Tavsiyelerini dinlese bari Timuçinciğimin" gibisinden ukala düşüncelerimin sebebi isminin havalı, yeni jenerasyona aitmiş gibi gözükmesi... Aylar sonra, bizim müdanasızın, müdana edip bu gençlik dizisinde yer almayı niye kabul ettiğini kavrayabiliyorum.), duygularımı/duygularımızı bilmeksizin (açıklayıcı), bu ayki yazısında şöyle bir tahlile yer vermiş:
"(...) Gerçekten üzülmüştüm. şimdi duygum değişmeye başlamıştı. Lanet olsun ki hep böyle olurdu. Samimiyet beni anında ele geçirir, ona sahip olma, dokunma, okşama arzumu güçlendirirdi. Bu gecenin başından beri samimi olduğu tek an olmuştu, bu an. Bu saniye. Ona doğru yürümek, saçlarına dokunmak, yüzünü okşamak istiyordum şimdi. (...)" -
https://www.instagram.com/p/BfnDJgvnnKF/
https://www.youtube.com/watch?v=2zFfeHepnGA
Timuçin yüzünden vallahi de billahi de tallahi de, gülme krizi geçirip de hastaneye kaldırılan ilk insan olacağım :)
Timuçin yine "bildik ünlü davranış kalıpları"nı yıkıyor, "istisna" davranıyor. pazara gidiyor, ajda bardakta çay içiyor, stadyumda maç izliyor. Acaba sokak kokoreççisinden kokoreç alıp yiyiyor mu? işkembe salonunda işkembe çorbası içiyor mu?
Nejat işler, Timuçin Esen...70lerde doğan aktörler, ego denilen şeyden çok uzak, herhangi biriymiş gibi davranan son ünlüler... -
Timuçin'in, yıllar önce Tempo'ya verdiği röportajında, röportaj mekanı olarak, Dragos'ta yaşadığı için Dragos'a yakın bir yeri tercih ettiği yazılmıştı. Demek hâlâ Dragos'ta yaşıyor, öğrenmiş bulunduk :)
Ben çocukken idealtepe'de yaşıyordum. Hatta 17 Ağustos 1999 depremini çok felaket hissetmiştik. işte panik atağım hep böyle böyle şekillendi :) Muhtelemen 99'da Timuçin Dragos'ta yaşamıyordu.. Kader, hayatların teğet geçmesiymiş. Bu söze bir kez daha inandım...Eğer hâlâ idealtepe'de yaşıyor olsaydım, her pazar Timuçin'in gittiği Kartal'daki organik pazarda tezgâh açar, Timuçin'i görür görmez de "En güzel şeftaliler, en güzel mandalinalar, en güzel narenciyeler bende, üstelik Timuçin sana bedava" diye bağırırdım. Kesin yapardım bunu :))