yüzyüzeyken konuşuruz
Daha bu yıl keşfettiğim, çok hoş şarkıları olan grup.
(gbkz:Ne farkeder), (gbkz:ölsem yeridir), (gbkz:ateş edecek misin) ve (gbkz:esen) isimli şarkılarını tekrarda dinliyorum bi süredir.
sinemia
batmış oluşum. 1 yıldan fazla oldu batalı. ondan birkaç ay öncesinde zaten adam gibi çalışmamaya başlamıştı. velhasıl üzüldüm ben. sinemia ile her yabancı filmi izliyordum. şimdi anca iki haftada bir gidiyorum.
sedona concept
Yeniköy'de bir bisikletçi + cafe. yani mekanın içinde bisiklet ve bisikletle alakalı araç gereçler var. dışında da bir bisiklet park şeysi var. sanırım ki bisiklet kiralayabildiğiniz, turlara katılabildiğiniz, bisiklet ve araç gereç satın alabildiğiniz yahut bisiklet tamir ettirebildiğiniz bir yermiş. ama bunlara pek aşina değilim çünkü ben oraya sadece kahve içmeye gidiyorum. o da bazen. caffe nero ve tasse coffee co doluysa eğer, sedona'ya geçiyorum. kendisi son tercihim ve hep boş. kahve fena değil ama diğer mekanlara göre daha pahalı. niye bilemedim. en son istediğim buzlu kahvenin içinde buz olmaması da üzmüştü. hep son tercihim olacaksın sedona. üzgünüm.
viyana kahvesi
Galata'da ve İstiklal'de şubeleri bulunan ve İnstagram'da oldukça popüler olan bir kahveci. Ama popüler olmasının esas sebebi sanıyorum ki efsane tatlılarıdır. diyet bozduran bir mekan, o yüzden önermiyorum.
ben istiklal'de narmanlı han içindeki şubesine gittim birkaç kez. haftasonu sıra bekliyorsunuz oturabilmek için. haftaiçi bile yoğunluk sözkonusu, özellikle akşam 5'ten sonra.
gelelim tatlılara. vallahi çok beğendim. gurme murme değilim tabii, onu göz önüne alarak okuyun. sıradan bir tatlı severim. şimdi buranın san sebastian cheesecake'i meşhur. bitter, sütlü yahut ruby çikolatalı olarak tercih edebiliyorsunuz. gerçekten denediğim en iyi san sebastian'dı. fransız ekleri var, bildiğiniz ekler ama hamuru daha çıtır, yine bol çikolatalı, bol lezzetli. hezarfen var, kase içinde meyve, krema, erimiş çikolata ve bilumum çıtırdayan kıtırdayan bişilerden oluşan; tadı görüntüsü kadar janjanlı olmayan bi tatlı. Waffle'ı var, hamuru bildiğimiz sıradan waffle hamurundan daha çıtır lakin pek de bi numarası yok. ve daha denemediğim bissürü tatlı çeşidi daha var fakat bence hiçbiri bir paris brest değil. paris brest, iki parça hamur (profiterol hamuru gibi) arasında badem-fındık ezmesi ve üstünde eritilmiş çikolatadan oluşan hem göze hem mideye bayram ettiren enfes bir şey. mutluluk hormonu salgılatıyor vallahi. ama tek başıma bir tane yiyemiyorum, yarısı bile fazla geliyor. o yüzden buraya arkadaşla gidip tatlıları paylaşmak makbul bence.
kahveleri mi ? meeeeeh. kahve iÅŸte. fena deÄŸil. efsane de deÄŸil.
tasse coffee co
Yeniköy'de bir kahveci. başka şubeleri var mı bilemedim. sarı-turkuaz renklerinin hakim olduğu hoş bir mekan. Yemek menüsü de var ama hiç yemek yemedim burada, nasıldır bi fikrim yok. Tatlılarından denediklerim fena değildi.
Her hafta muhakkak uğrar -hatta bazen 2 3 kez- bi iced lattesini içerim, seviyoruz efendim.
caffe nero
zincir kahvecilerden biri.
özellikle yeniköy şubesine çok sık uğrar, genelde de (gbkz:iced latte) içerim. ama minik bi şube malesef, genelde tüm masaları dolu oluyor.
source code
sürükleyici bir bilim kurgu. dün gece izleme fırsatım oldu, çok beğendim. tekrar izlenebilitesi olan filmlerden.
(spoiler:bütün gece rüyamda kendimi bi goodwin olarak gördüm, bi parçalanmış asker olarak gördüm, ölü olup zihnen yaşıyor gibi gördüm, etkisiz eleman gibi gördüm, zırt pırt kabusla uyandım o yüzden, uykum berbat oldu. öyle de etkilenmişim filmden.)
logan
geçtiğimiz cuma vizyona giren ve hugh jackman'i wolverine olarak son kez gördüğümüz filmdir.
wolverine'i hiçbir zaman sevmedim zaten, son film olması pek de umrumda olmadı o yüzden. bugün "the founder"a mı girsem diye düşünürken canımın biyografi filmi izlemek istemediğini anladım ve logan'ı tercih ettim. eh fena bi film değildi, harika da değildi. filmdi işte.
hugh jackman feci yaşlanmış bu arada..
ygs'yi kaçıran gençler
yanlış yanlıştır, doğru doğrudur. yapılan bir yanlışın yanlış olduğunu söylemek için, yapılan bir doğruyu öne sürmek saçmalıktır.
ösym ilk kez 2017 ygs ile sınavdan 15 dakika önce sınav binasında olma zorunluluğu getirdi. yanlış mı? evet yanlış. dünyanın iki bin beş yüz türlü hali var, sınav vaktinden 15 dakika sonrasına kadar sınav yerine yetişemeyen öğrenci de üzülüyordu ama en azından o zaman "gerçekten" geç kalmış oluyordu. şimdi ise daha sınav başlamamışken geldiği halde binaya girememek cidden çok saçma ve o öğrenciler için yıkıcı bir durum elbet. içeriye anahtarla girememekten daha saçma.
bugün önümdeki sıradaki öğrenci gelmedi. resmine baktım, belli liseli bi kız. çok üzüldüm, kim bilir geç geldi de içeri almadılar, şimdi ne yapacak acaba diye sınav başlayana kadar o kızı düşündüm. kim bilir kaç tanesi öyle giremedi sınava.. elbet üzücü.
umalım ki ösym bu kararından vazgeçsin, gençlerimiz mağdur olmasın.
ama malesef "öğrencini iki üç dakika geç geldi diye sınava almıyosun, gidip suriyelileri sınavsız üniversiteye alıyorsun" demek de çok itici, çok çirkin. bu cümleye insanın "iki üç dakika geç kalmasaymış o zaman, dünya hayatının sınavı bu!" diye cevap veresi geliyor farkında mısınız ? artık armutlarla elmaları toplamaktan vazgeçin ya, ilkokulda öğretilen basit bir kuraldır bu, armutla elmayı toplamayacaksın arkadaşım. iki üç dakika geç kalan öğrencisini almıyor diye suriyelileri de memleketten mi atsın, ne alaka ?? bi işi yanlış yapıyorsa, bir başkasını da yanlış yapsın öyle mi?
bu durum aklıma şu fıkrayı getirdi, daha önce de yazmışımdır belki. fıkra bu ya, cehennemde her millet için ayrı bir çukur kazılmış, her çukurun başında da bir zebani bekliyormuş çukurdan çıkanları geri çukura atmak için. bir tek türklerin başında zebani yokmuş. diğer milletler huysuzlanmış, neden bizim başımızda zebani bekliyor da türklerde yok diye. zebaniler de demiş ki "türklerden biri zaten çukurdan çıkmayı başarabilse, aşağıda kalanlar onu tekrar çukura çeker".
neden böyleyiz arkadaş ? biz kötü muameleye denk gelince neden başkaları da kötü muamele görsün istiyoruz? aşalım artık bunları..
12 mart 2017 ygs
Tarihi basit, Türkçe'si birkaç soru hariç normal, matematiği zaman kaybettiren, feni ise -benim için- "ohaa be bu neeee" dedirten sınavdır. sıkı çalışıp full çeken çocuklara aferindir.
hobi olarak girdim, mütercim/tercümanlık tutturursam okurum diye ama nerdeee ? türkçe güzeldi, yine de 3 yanlışım 37 doğrum var, ayıp bana.
sosyal bilimlerde tarih fazla basitti yahu, türkçe gibiydi, bilgi değil yorum sorularıydı hep.
din kültürünü de güzel buldum, kafa karıştırmak için abidik gubidik şeyler yazmamışlar. sadece fıkhi mezhepleri tanımlayıp şıklarda bi tane itikadi mezhep bulunan soruyu muhtemelen kaçırmıştır öğrenciler, 11. sınıf konusu çünkü ve çok yüzeysel geçilir, ki zaten ben lisede itikadi mezheplerin anlatılmasını çok gereksiz buluyorum, çocukları bırakın yetişkin insanların bile kolay anlayacakları bi konu değil.
coğrafya çalışana basit görünüyordu ama benim coğrafyam ezelinden beri sıfırdır, o yüzden bakmadan geçtim, sadece iki soru falan yaptım galiba coğrafyadan.
felsefe güzeldi. gerçi eskiden felsefe sorularına garanti gözle bakılırdı zira hep yorum sorusu olurdu. bu sınavda ise 4 tanesi bilgi sorusuydu. birini kaçırdım o sebepten. ama çalışkan ve zeki liseli öğrencilerimiz kaçırmamışlardır. velhasıl sosyal bilimlerden toplamda 28 doğrum 1 de yanlışım var.
bundan sonrası benim için felaket.
matematikte ne kadar paslanmışım inanamadım. matematik görmeyeli bir 10 yıl oluyor tabi ama bu kadar da köreleceğimi hiç düşünmemiştim. sadece 11 soruyu cevaplamışım, 1 tanesi yanlış çıkmış.
fen ise benim bu sınavlarda hiç bakmadığım alan. yıllar önce ilk öss tecrübemde ilahiyatı kazandığımda bile fenden sadece 6 doğru yapmıştım, öyle söyleyeyim. bu sefer de 4 tane doğrum var, onlar da bölümün en kolay sorularıydı zaten.
kısaca ben bu sınavın çalışan bir lise öğrencisi için gayet yapılabilir olduğunu düşünüyorum, bizim gibi eski nesiller fen ve matematikte afallıyor olsa da.
inşallah bütün çocuklarımız istedikleri bölümlere yetecek puanlar alırlar.
the curious case of benjamin button
bu film daha vizyona girmeden evvel bile çok dikkatimi çekmişti, sinemaya gidelim diye arkadaşlarla konuşmuştuk falan. sonra ne oldu bilmem, bu filme gidemedim, bugün izlerim, yarın izlerim derken 9 yıl olmuş ve ben bunu izlememişim ya ? kendime teessüf ediyorum.
az evvel bitirdim, ne kadar güzel bir hikaye, ne kadar hoş bir anlatım.. izlenmeli.
the neon demon
geçen yıl vizyona girmiş bir gerilim/korku -tartışılır- filmi.
bu film vizyona girdiğinde vizyonda güzel filmler mi vardı da sıra gelmedi yoksa seansı mı hiç uymadı bana bilmiyorum ama vizyondayken izleyemedim. yine de aklımın bi köşesinde kalmış. bugün malum sitelerden birinde görünce izleyeyim bari diyerek açtım.
ben model olmak için güzellikte rekabet eden kızlar bekliyorum. bi yandan da düşünüyorum "neden film korku/gerilim olarak sınıflandırılmış?" diye. model olmak isteyen güzel kızlar var işte, neresinden korku çıkabilir ki ? çıkmamış zaten. korku yok, gerilim ise midenizde meydana gelen kusma hissinin sonucu. tek kelimeyle iğrenç bir film. boşuna gitmiş iki saat. izlemeyin izletmeyin. hatta açık açık spoiler vermek istiyorum kimseler izlemesin diye. o kadar saçma, o kadar tiksinç bir film.
(spoiler:
yau arkadaş, güzel diye bi kız öldürülür mü? hadi öldürdün, kanıyla yıkanılır mı? hadi onu da yaptın ulan ölü kızı niye yiyorsun pis midesiz! kızın gözünü yemiş yaa, midesi sindiremedi tabi, "mavi göz" kustu filmin sonunda. senaryo sadece absürt değil tiksinç de. nekrofili sahnelere hiç girmiyorum. iğrenç. )
moonlight
oscar töreninde bir karmaşıklıkla en iyi film ödülünü alan film. beni şaşırttı. rakibi la la land'i de pek beğenmemiştim ama la la land bundan daha güçlü gibiydi.
en iyi yardımcı erkek oyuncu da bu filmden çıktı ki adaylar arasında en güçlüsü de (gbkz:Mahershala Ali) idi zaten bence.
moonlight
geçtiğimiz haftalarda vizyona giren (gbkz:oscar) adayı film. bir siyahinin çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinden bahseden bir film diyebilirim sadece konusu için.
sıkıcı değildi ama akıcı da değildi. zaman kaybı olarak görmesem de başkalarına tavsiye edeceğim bir film de değil.
(spoiler:eşcinselliği konu alan filmlerden her zaman uzak durmuşumdur.*:evet homofobiğim.* bu filmde eşcinselliğin işlendiğini bilseydim izlemezdim. özellikle filmin ikinci yarısı çok irrite ediciydi bence. ama bunun ötesinde "yalnızlık" teması beni etkiledi. filmi zaman kaybı olarak görmememin sebebi de buydu sanırım. )
split
geçtiğimiz cuma vizyona "parçalanmış" ismiyle giren, fantastik bir gerilim. başrolde (gbkz:james mcavoy) var.
film, kişiliği 23 ayrı parçaya bölünmüş bir adamı konu alıyor. 23 farklı karakter, 23 farklı isim, 23 farklı insan. ve 24. karakter de oluşmak üzere; hepsini korumak için.
james mcavoy çok iyi oynamış. kendisine bir sempatim yok ama sezar'ın hakkı sezar'a. 9 yaşındaki bir erkek karakterden bir anda orta yaşlı bir kadın karaktere geçebilmesi, kişiliğin değiştiğini sadece el kol hareketlerinde değil gözlerinde bile görebilmemiz etkileyiciydi.
izlenebilir. konu olarak rahatsız edici ama film olarak hoş bir filmdi.
kill bill
iki bölümü de muhteşem olan, ne zaman televizyonda görsem -kaçıncı dakikasında gördüğüm önemsiz- oturup sonuna kadar izlediğim nadir filmlerden biri. şimdiye dek zilyon kez izlemiş olabilirim, yine görsem yine izlerim.
özellikle (gbkz:pai mei), (gbkz:o-ren ishii) ve tabi ki (gbkz:five point palm exploding heart technique) sahnelerini heyecanla izliyorum her seferinde.
uzun zaman olmuş izlemeyeli, özledim bak şimdi.
antebella
ekmeğe sürülebilir yeşil fıstık ezmesi.
antep fıstığını seven bir insan olarak denemesem olmazdı. fakat düşündüğüm kadar çok beğenmediğimi söyleyebilirim. kesinlikle kötü değil tadı, güzel, doğal, katkı maddesi içermiyor, sadece antep fıstığı ve şekerden yapılmış ancak daha çok severim diye tahmin etmiştim, öyle olmadı.
passengers
geçtiğimiz haftalarda "uzay yolcuları" adıyla vizyona giren film. başrollerde (gbkz:chris pratt) ve (gbkz:jennifer lawrence) var.
konusu çok hoş. dünyadaki hayatından vazgeçip başka bir gezegende hayat kurmak üzere yola çıkan insanların bindiği bir uzay gemisi var ve bu geminin yolculuğu 120 yıl sürüyor. bu 120 yıllık yolculukta insanlar özel kapsüllerde uyutuluyorlar -tabi ki yaşlanmıyorlar- ve gemi otopilotla varacağı gezegene doğru yol alıyor. plan, varış noktasına 4 ay kala bütün yolcuları ve personeli uyandırıp, 4 ay boyunca gemide eğitim vermek ve insanları yeni hayatlarına hazırlamak. ancak bir takım aksilikler sebebiyle "asla olmaz" denen şey oluyor ve varış noktasına 90 yıl kala yolculardan birinin kapsülü bozulduğu için adam uyanıyor. ve film başlıyor.
çıktığı günden itibaren feci gömülen bi film oldu bu. (gbkz:la la land)'i niye o kadar övdüklerini anlamadığım gibi bunu da neden gömdüklerini anlamadım, ters bi insansam demek. ben beğendim şahsen. tabi ki muhteşem bir film değildi, herkesin söylediği gibi bu konudan çok daha iyi bir film yapılabilirdi, orası ayrı. ama tutup da "berbat bi filmdi, iğreçti" demeyi de abartı buluyorum. ben keyifli zaman geçirdim, izlerken hiç sıkılmadım. görsellik zaten güzel. chris pratt güzel. -lawrence'ı sevmiyorum ben- daha ne olsun ?
(spoiler:aksiyon sıkıştırdıkları sahneler klişeydi, kabul ediyorum. final etkileyici değildi. özellikle ben kızın adamı yalnız bırakıp otodoktorda uyuyacağını ve yeni gezegende uyanacağını düşünmüştüm, öyle olmayınca bi hayal kırıklığı yaşamadım değil. yine de güzeldi bence. sevdim ben ya. seviyorum böyle filmleri.)
chado
farklı ülkelerin, farklı kültürlerin çaylarını deneme fırsatı sunan bir marka.
kurutulduktan sonra süt buharına tutulan oolong çayı; tarçın, zencefil, kakule ve karanfille karıştırılmış siyah çay; bir beyaz çay çeşidi olan silver needle ya da beyaz earl grey çayını bulabileceğiniz, geniş bir ürün yelpazesine sahip chado.
ürünler genelde 50 gramlık kutularda satılıyor ve fiyatlar 15 tl ile 50 tl arası değişiyor.
bu markanın honey bush isimli çayına bayıldım. adından da anlaşılacağı üzere bal tadı alıyorsunuz içerken. demlemeden önce kokusu çok kötü olsa da, demledikten sonra o koku kalmıyor ve aldığınız her yudumda hafiften bir bal tadı hissediyorsunuz, halbuki içinde bal falan yok. deneyin.
melez tea
farklı bitkileri karıştırarak değişik çaylar oluşturan bir marka.
oluşturdukları çayın insana ne hissettirdiğiyle alakalı isimler veriyorlar çaylara. mesela bir "happy tea" üretmişler, insan içince mutluluğu hissediyormuş. ben hissetmedim ama fena değil tadı açıkçası. tadını en beğendiğim karışımlarının adı ise "indulge tea" -indulge şımartmak demekmiş, bu çayla birlikte öğrendim- vanilya aromalı ve kadife çiçeğiyle karıştırılmış kırmızı rooibos çayı bu, gerçekten güzel. bir de "beauty tea" var beğendiğim, yasemin ve gül yapraklarıyla harmanlanmış beyaz çay bu, yumuşak içimli, hoş kokulu, keyifli bir çay.
her çayları için, insanda oluşturmayı istedikleri duygulara yönelik müzikler de derleyip spotify listesi yapmışlar. hiç dinlemedim ama güzel bir düşünce bence.
şimdi gelelim asıl noktaya; çok pahalılar. fiyatlarına değecek güzellikte olduklarını düşünmüyorum. tamam beauty ve indulge olanlarını beğendim lakin 50 gramlık çaya 35 tl fiyat biçmişler. "o paraya 2 kilo çaykur rize çayı alınır" diye düşünüyor türk insanı haliyle.
değişik çaylara meraklıysanız deneyebilirsiniz ancak benim bildiğimiz siyah çay ve poşet yeşil çaylar dışında denediğim ilk farklı çay markası olduğu için benim deneyimime ne kadar güvenilir onu da düşünmek lazım. okuduğum yorumlarda da değişik çaylar deneme konusunda uzmanlaşmış insanların çok da bayılmadığı bir marka olduğunu görüyorum nitekim.
cuma namazı dolayısıyla internet sitemiz kapalıdır
alnından öpülesi insanların internet sitelerine yerleştireceği uyarıdır.
cuma vakti, namaz kılınması gereken o an, alışveriş yapmak haramdır. bu ayetle sabittir. (bkz:cuma suresi 9. ayet)
dolayısıyla internet üzerinden de olsa orası bir alışveriş sitesiyse ve cuma namazı vakti de birilerinin alışveriş yapmasına olanak tanıyorsa bu ayete aykırı hareket etmiş olur.
kimsenin cuma vaktinin önemine dikkat etmediği bir dönemde böyle bir uygulama yapan insanlar varsa hala bir umudumuz var demektir. boşuna ecdad demiyoruz.
house m.d.
yazılmış en mükemmel dizi karakterlerinden biri olan (gbkz:gregory house) merkezli dizidir.
karakter iyidir iyi olmasına da, tabi ki oyuncu seçimi de müthiştir. (gbkz:hugh laurie) house karakteriyle özdeşleşmiştir. "bu karakteri başka kim oynayabilirdi?" sorusuna cevap veremeyeceğim gibi, hugh laurie için de başka karakter düşünemiyorum malesef. başka bir dizide görsem garipserim, izleyemem. ki başka bir dizide oynuyor olması lazım, öyle hatırlıyorum.
izleyin, izletin.
la la land
bu kadar övgüyü haketmeyen bir film.
etkileyici değil yahu, nasıl bu kadar ünlü oldu anlamadım. müzikal severim, sorunu müzikal olması değil yani. bu film izleyiciyi içine çekmiyor malesef.
xxx the return of xander cage
"yeni nesil ajan: xander cage'in dönüşü" ismiyle geçtiğimiz cuma vizyona girmiş aksiyon filmi.
adından da bariz olduğu üzere bir devam filmidir lakin ben önceki filmi ya da filmlerini izlemeden bunu izledim. kendimi eksik de hissetmedim. zaten okuduğuma göre bir önceki filmin üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş. 10 yıl sonra devam filmi mi yapılır yahu ? neyse laf atmayayım 10 yıl üstüne devam edecek olan bir "prison break" realitesi varken ve onu izleyecekken.. o da başka bi günün konusu olsun.
başrolde (gbkz:vin diesel)'i görüyoruz. adına aşina olduğum ama tipini daha yeni gördüğüm bir aktör vin diesel. bu da benim ayıbım mı olsun artık, ne diyeyim. yaşına rağmen -67 doğumlu olması lazım, babamdan büyük resmen- gayet fit görünüyordu filmde lakin "muhteşem ajan" denilince aklıma o tip gelmez ne yalan söyleyeyim. tabi devam filmi olduğu ve on küsur yıl sonra geldiği için "başrol oyuncusu" eleştiri kabul etmez herhalde.
dikkatimi çeken bir diğer şey de (gbkz:ruby rose)'un saç rengiydi. çok hoştu bence. o karakteri de başarılı buldum.
senaryo; eeeeeeeeh işte, sıradan bi aksiyon filmi senaryosu fazla da bir şey beklememek lazım. ama genel olarak sıkılmadan izledim.
özet: sıradan bir aksiyon filmi. -boş vaktinizle doğru orantılı olarak- izlenebilir.
barış manço
"sanatçı nasıl olmalıdır ?" sorusunun cevabıdır. Allah rahmet eylesin.
2017 2018 eğitim öğretim yılından atatürkçülüğün kaldırılması
yanlış bilgidir. kaldırılmamıştır, T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabında bazı ünitelerin birleştirileceği ve isim değişikliği yapılacağı açıklanmıştır.
ben yerinde bir karar olarak gördüm. örneğin atatürkçülük isimli x ünite ile "çağdaşlaşan türkiye" isimli y ünite birleştirildi ve "atatürk ile çağdaşlaşan türkiye" yapıldı. provokatiflik yapmanın alemi yok.
her sınıf seviyesinin her ders kitabında m.kemal'e ayrılan bir ünite var zaten. heyecana gerek yok.
pilav
herkesin güzel yapamadığı, tane tanesi evla olan yemek.
pilava bayılırım. pirinç pilavına tabi ki. bulguru falan pilavdan saymıyorum ben. fakat biraz farklı seviyorum. yiyeceğim kadar pilavı genişçe bi teflon tavaya alıyorum, tavayı kaplayacak şekilde seriyorum. orta ateşte pirinçler suyunu kaybedip kıtır kıtır oluncaya dek kızartıyorum. sonra da o kıtır kıtır pilavı yoğurtla yiyorum. artık normal yumuşak pilav yiyemez oldum. siz de bi deneyin, çok iyi oluyor.
ayşe çoban
dün doğumgünüsü olan vatandaş.
üniversitede aynı sınıftaydık ama kırk yılda bir konuşurduk, daha doğrusu o konuşurdu, bana pek fırsat vermezdi (hala öyle). ayşe denince 4 yıllık üniversiteden aklımda kalan tek olay ise şudur: final haftasındayız, önemli ve zor bi dersin sınavına girmemize 15 dakika falan var, ayakta bekliyor ve bilgilerimizi gözden geçirip son tekrar yapıyoruz, günlerden 8 0cak. işte o an ayşe girdi kapıdan, yanımıza geldi, bi beş dakika falan durup etrafını izledi sonra da dedi ki "ay bugün benim doğumgünüm yaaaaa sınava mınava giremem ben gezmeye gidiyorum". üniversite hayatımın ilk şokunu o an yaşadım. benim için sınavlar hastalıktan ölsen dahi, iki elin kanda olsa bile girmen ve geçmen gereken şeylerdi üniversitede. büte sınavım kalacak diye korkudan ölürdüm, ki kalmadı da. "buraya kadar gelmişsin sınava gir de öyle git" dediysek de dinletemedik, işte bu kız sırf canı o an sınava girmek istemedi diye, sırf doğumgünüsü diye, gözlerimizin önünde çekti gitti. biz de sınava girdik. :)
mezun olduk, kpss'ye girdik, atandık, birbirimize hangi okula atandığımızı sorduk ve o zaman öğrendik ki aynı okula atanmışız. 4 yıl sınıf arkadaşlığından sonra 2 yıl da meslektaş olarak her gün çektim ben bu kızı. yetmedi, aynı anda aynı okulda yüksek lisansa da başladık, hem çalıştığımız okulda hem de üniversitede yine birlikteydik. çalıştığım okulu değiştirdim de biraz nefes alabildim, gerçi yine de düşmedi yakamdan.
şaka bi tarafa hayatımda tanıdığım en farklı, en tuhaf, en doğal, en delidolu insanlardan biridir. herkesin hayatına bi tane lazım bizim ayşe gibi. iyi ki doğmuş.
the great wall
geçen cuma (gbkz:çin seddi) adıyla vizyona giren fantastik film.
fragmanını izlerken "1700 yılda yapımı tamamlanan bu duvarı neden yapmışlardı? neyden korkuyorlardı?" gibi sorular falan sorup ardından canavarları gösterince sinirlenmiştim, "türk korkusuna yaptınız o duvarı terbiyesizler" demiştim içimden. ama yine de ilgimi çekti gittim, fantastik filmleri severim. ki bunu da sevdim.
baÅŸrolde (gbkz:matt damon) var. ki onu da severim.
film, 60 yılda bir gelen ve canlı ölü her şeyi yiyen canavarlar ile çin halkının mücadelesini anlatıyor. aklınıza "peki çin halkını anlatan filmde matt damon'ın ne işi var ?" gibi bir soru getirecek kadar cüretkarsanız ayıp ediyorsunuz, finalinde dünyayı bir amerikanın kurtarmadığı herhangi bir film olabilir mi ya, olabilir mi öyle bir şey?
bir saniyesinde bile sıkılmadan izledim. renkler çok iyi kullanılmış. üç renk ordu var duvarın üstünde, oradan oraya koşturuyorlar falan. görsellik güzel. daha da güzeli bir ordunun sadece bungee jumping yapan kadınlardan oluşması. evet evet canavarlarla bungee jumping yaparak dövüşen kadınların olduğu bir ordu da vardı filmde. işlevsiz bulsam da görsel olarak hoşuma gitti. kadın savaşçıların, ajanların vesaire önplanda olduğu filmleri ayrı seviyorum. belki o yüzden bu filmi de sevmişimdir.
(spoiler:finali daha iyi olsaydı daha memnun olacaktım. final çok sönük ve çok klişeydi. )
özetle ben beğendim. bana böyle baş ağrıtmayan, sıkmayan, üzmeyen filmlerle gelin.
sağlık personeline küfür etmek
malesef artık garip gelmeyen.
ben, tüm öğrencilerinin önünde öğretmene küfreden ve üstüne yürüyen veliler gördüm. onlar ve onların büyüttükleri çocuklar elbet bir yerlerde sağlık personeline de küfrediyordur. çünkü neden olmasın ?
nasıl bir zamanda yaşıyoruz, anlayamıyorum bazen.
görevlendirme müdür yardımcılığı
müdür yardımcısı açığı olan okullara, kadrolu müdür yardımcısı atanana kadar geçici olarak müdür yardımcısı görevlendirme hedesi.
ilk olarak 6 ay süreyle gelen kişi, görevlendirme süresi içinde kadrolu müdür yardımcısı atandığı takdirde öğretmenliğe geri döner; süresi bittiği halde kadrolu müdür yardımcısı gelmediyse de müdürünün tekrar tavsiyesiyle görevlendirme uzatması alarak yardımcılık görevine devam eder. bu süre içinde kadrosu öğretmenlik yaptığı kurumda kalır.
i̇stanbul'da kar yağışı
"yarın okul tatil mi?" sorusunu akıllara getiren. olsun çünkü lütfen.
sarıyer'den bildiriyorum: kar mar yok. elektrik kesintisi de yok. sıradan bir kış günü. tatil ümitlerim tükendi.*: üzgün gülümseme burada*
bağcılara esir olduk
oğuzhan koç'un "bulutlara esir olduk" şarkısnın parodisi.
çok hoş olmuş bence. severim böyle şeyleri.
allied
geçtiğimiz haftalarda müttefik ismiyle vizyona giren film. başrollerinde (gbkz:brad pitt) ve (gbkz:marion cotillard) var. marion cotillard'ı severim zaten. çok asil bi duruşu var. bu filmde yüzü biraz çirkinleşmiş gelse de gözüme, güzel kadın.
2016 yılında çıkan filmler arasında en iyilerden biriydi bence.
eşi başka bir ülkenin ajanı olmakla suçlanan bir askeri konu alıyor film. konu klişe evet ama ben beğendim. angelina ile brad'in vurdulu kırdılı ajan filmi gibi değil -ki onu da sevmiştim, severim ben ajanlı filmleri. daha sakin, daha duygusal. daha güzel.
(spoiler:evet kadının bilgi taşıma gerekçesi çok saçmaydı. tehditleri adama söyleyeydi her şey halledilebilirdi. neyse o kadar kusuru da görmezden gelelim.)
the fall
3 sezonluk bir polisiye gerilim dizisi. her sezon 10 bölüm yanılmıyorsam. 3. sezonu bu yıl yayınlandı, ben henüz bitirmedim ama sanırım final yapmış dizi.
ilk iki sezonunu kaliteli buldum. biraz ağır, ama iyi iş çıkarmışlar. üçüncü sezona yeni başladım, finali izlediğimde editlerim muhtemelen.
başrolde (gbkz:jamie dornan) var ki benim bu diziye başlama sebebimdir kendisi. kadın başrol ise gillian anderson. karizmatik bir kadın, karizmatik bir karakteri canlandırıyor. gerçi yine de itici buluyorum, orası ayrı.
izlenir.
ups
kargo şirketleri arasında en iyi bulduğum ne yazık ki. sizi evde bulamamazlık yapmazlar, kafalarına göre pakedinizi dağıtıma çıkartmamazlık yapmazlar, kargonuz vaktinde elinize ulaşır, hem de dağıtımdaki aracı harita üzerinden izleyebilirsiniz, daha ne olsun ?
amerika'dan aldığım şeyleri ups 3. gün bana teslim ediyor. kara bela yurtiçi kargo ise il içi pakedi 3 günde getiremiyor. o yüzden ups kullanan firmaları daha bi seviyorum.
22 aralık 2016 ışid'in 2 türk askerini yakması
vahşettir. gerçek olduğunu düşünmek istemiyorum, içim kaldırmıyor bunu.
Allah adını vererek yaptıkları katliama inanamıyorum. Allah hepsini kahretsin. sadece öteki dünyada değil, bu dünyada da yaşattıkları acıları çeksinler, sürünerek gebersin hepsi. bu oluşuma dahil olan, destek veren hiçbiri için "hümanistlik" hissetmiyorum içimde, hepsi en acı şekilde ölümü ve sonra ebedi azabı hakeden şerefsizler. Allah o günleri bize göstersin.
ürdünlü pilotu da yakarak infaz etmişlerdi ve ben o videoyu izleme gafletinde bulunmuştum. ben kahrolmuştum izlerken, o adamın annesi de acısına dayanamayıp iki gün sonra ölmüştü zaten, yürek dayanır şey değil çünkü.
şimdi aynısı benim kanımdan canımdan olan askerime, hem de benden yaşça küçük olan, daha benim kadar bile yaşayıp bu hayatı görmemiş insanlara mı yapıldı ? kaldıramıyorum. dünden beri "birileri çıkıp yalan der inşallah, böyle bir şey olmamıştır inşallah" diye dua ediyorum. bu olay hakkındaki yazıları okumuyorum, görmezden gelmeye çalışıyorum, sanki ben görmezsem böyle bir şey yaşanmamış olacakmış gibi.. videoyu izlemedim, izleyemem de. ben bununla yüzleşecek kadar güçlü değilim.
florence
bugün vizyona giren biyografik dram-komedi filmi.
başrolde (gbkz:meryl streep) olmasaydı, şu an vizyonda olan filmler arasında ilk izleyeceğim film bu olmazdı eminim. ama bu kadının oyunculuğunu seviyorum, yapacak bir şey yok. filmde (gbkz:hugh grant)'ı da görüyoruz bu arada, adam bayağı yaşlanmış yaaahu.
opera sanatçısı olmak isteyen ama buna uygun sesi olmayan; işin kötü yanı sesinin kötü olduğunu da farketmeyen(gbkz:florence foster jenkins)'in hayatını anlatıyor bu film. bazen güldüm, bazen de gözüme toz kaçtı izlerken. bazı yerlerinde hafiften sıkılma duygusu geliyor, yalan yok. ama genel olarak keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim. boş vaktiniz varsa ve sizi germeyecek, sakin ilerleyen bir film izlemek istiyorsanız ideal.
erken kalkmak
çalışan insanın mecbur olduğu bi işkence türü.
hayatta en nefret ettiÄŸim ÅŸeylerden biridir. ikincisi de erken yatmak olabilir.
haftanın iki günü erken kalkıyorum bu yıl, o bile benim için fazla. 7'de uyanmam gerekiyor ve ben iki ayrı telefonda saati 6.30'a kurarak, 5 dakikada bir erteleyerek anca uyanabiliyorum. Allah sürekli erken kalkanlara güç kuvvet versin.
bir dizide bir adam vardı, diziyi de hatırlamıyorum karakteri de, diyordu ki "alarm nedir ya? insan kendi kendine uyanmalı. vücut ne zaman isterse o zaman." hayat daha güzel olmaz mıydı böyle olsa ?
yirmilik diÅŸ
bazıları ağrılı bazıları ağrısız çıkan, genelde çabuk çürüyen ve hatta çürümesine fırsat verilmeden daha çıkma aşamasındayken çekilen zavallım diş.
sol üst ve alt yirmiliklerim bana hiç hissettirmeden çıktılar, bir sabah bir baktım ki orada bir diş var, ben de şaşırdım. ama ne yazık ki çabuk çürüdüler. diş doktorum çekmek için o tornavida gibi şeyi dişime yerleştirmişken "ben daha hazır değilim, çektirmeyeceğim" diyerek koltuktan kalktım çünkü seviyorum kendilerini. hemen de bağlanmışım. ağrısı sızısı da yok. ağrırsa çektiririz.
asıl sorunu sağ alttakiyle çekiyorum şu an. yeni çıkmaya başladı ama bir ağrı, bir acı.. off. işin kötüsü çıkan kısmı sağlıklı görünüyor, beyaz bir diş geliyor, nur topu gibi. fakat bu ne ağrı çözemedim ? sağ yanağımda, dişin çıktığı yerde beze gibi bir şey oluştu asıl ağrıyı o yapıyor. dişten kaynaklanıyordur herhalde diye düşünüyorum. ilk başta korktum acaba dişim yanağıma doğru mu çıkıyor diye ama yok gayet düzgün. çekecek ağrımız varmış ne yapalım.
niye bu kadar gereksiz detay verdim bilmem. konuşasım gelmiş.
sevilen şarkının en vurucu cümlesi
"naaaber ? gelmedi senden bi haberrr, meraaak ettikk"
ÅŸaka ÅŸaka.
sevilen şarkıyı sevilen şarkı yapan cümledir muhtemelen.
"unutmuş olsan hissederdim" gibi. bir tür avuntu. realitesi olmayan.
rogue one
star wars serisinden hiç film izlememiş bir insan olarak gittiğim bir film. diğer filmlere göndermeler vardıysa da farketmedim o sebepten.
fena bir film değildi fakat izlediğim iyi filmlerden biri de değildi. Aklımda kalmayacak yani, insanlara tavsiye etmeyeceğim bunu izleyin diye. tabi ki starwars'un sıkı takipçileri benden daha çok beğenecektir ve sanırım onların bu konudaki söz hakkı benden daha fazladır. :)
başroldeki kadını ilk kez dan brown'un kitabından uyarlanan inferno filminde gördüm, oyunculuğunu pek beğenmedim. bu filmde de beğenmedim kendisini ne yazık ki.
(spoiler: son olarak: filmde gördüğümüz herkes öldü ya ??)
sinemia
tam 8 ay sorunsuzca kullanıp bağımlısı olduğum oluşum.
üyeliğimin son ayında bir rezilliğe imza attılar gerçi. sınırsız olan 4dx salonları ayda bir kere ile sınırladılar. her neyse o kadar kusur kadı kızında da olur dedik geçtik.
asıl hikayem, üyeliğim bitince başladı. hakikaten bağımlısı olmuşum, haftada ortalama 3 filme gitmeye alışmış bünye. üyeliğim bitince kendimi boşlukta hissettim. ama siteye baktım, bana paket falan vermiyorlar, "davetiyeniz onay bekliyor" yazıyor. hunharca kullandığım için bana bir daha o kartı vermeyecekler belli. :)
ben de göya uyanıklık yapıp başka bir üyelik aldım. o sırada da black friday kampanyası yaptılar aylık 39 liraya düşürdüler fiyatı. fırsat kaçmaz diye tam bir yıllık paket aldım yeni üyeliğimle. neyse kartı bastılar gönderdiler falan. aktif etmesi kaldı. aktifleştireceğim sırada hata verdi program "sizin tc kimlik numaranız üzerinde zaten bir üyelik var ikinci üyeliği alamazsınız" diye. ben de müşteri hizmetlerine yazdım niye aktifleştiremiyorum bu kartı diye sordum.
"sizin önceden bir üyeliğiniz varmış. ikinci üyelik alarak sözleşmeye aykırı davrandınız o yüzden bu pakedinizi iptal ettik. kart basım ve kargo parası olan 25 tl'yi kesip paranızın geri kalanını göndereceğiz." dediler.
benim içimdeki öfkeli uyandı tabi, "en başta aynı isim soyisim tc kimlik ile üye oldum. bunu gördünüz ve engellemediniz. paket satın alıp parasını ödedim. yine gördünüz ve engellemediniz. kartı basıp bana gönderdiniz aktifleştiremeyeceğimi bile bile. şimdi de 'kullanamazsınız, 25 liranızı keseceğiz' mi diyorsunuz? 25 lira falan ödemeyeceğim, paramın tamamını bana iade edin." dedim.
tam bir saat yazıştık adamla, çünkü telefon numaraları yok. ben ısrarla 25 lira falan ödemeyeceğim dedim, o ısrarla parayı kesip gerisini iade talimatı verdiklerini söyledi. en sonunda sıkılmış olacak ki bana "biz normalde sözleşmeye aykırı davrandığınız için paranızı hiç geri ödemeyecektik. ama sırf müşteri memnuniyeti için 25 lira kesip gönderiyoruz size, bu konuyu uzatmayalım." tarzında bir şey dedi, korkup geri basmamı bekledi.
ben de firmalarının daha önce 4dx salonları da pat diye sınırladıklarını ve tüketici aleyhine yaptıkları bu hareketin sözleşmelerinde yazıyor olsa dahi kanuna uygun olmadığını fakat sinemia oluşumunu sevdiğim için bunun hukuki olarak peşine düşmediğimi ancak paramı gaspedeceklerse bu sefer takipçisi olacağımı belirttim. paramın tamamını iade istiyorum diyerek konuşmayı sonlandırdım.
10 dakika sonra mail geldi, "normalde para ödemesi yapmıyoruz ama siz memnun olun diye 25 lira kesip gönderecektik. fakat yine sizin memnuniyetinizi düşünerek o 25 lirayı da size iade ediyoruz." yazmışlar.
anladıkları tek dil çirkeflik yemin ediyorum.
şu an sinemia'm yok. bana davetiye göndermiyorlar, bi daha da ebedibillah göndermezler herhalde. :) mutsuzum.
amerikapostam.com
amerika'dan türkiye'ye gönderim yapmayan sitelerden alışveriş yapmanızı sağlayan oluşum. siz bu şirketin amerika adresini vererek alışveriş yapıyorsunuz, kargonuz ellerine ulaştığında sizi bilgilendiriyorlar ve kargo parası karşılığında türkiye'ye gönderiyorlar ürününüzü. tabi ki gümrükten geçmeyecek şeyler almamış olmanız lazım. denemek için ilk ay ücretsiz kullanabiliyorsunuz ama sonra belli bir ücreti var, şu an net hatırlamıyorum ne kadar olduğunu.
fikir çok güzel bence. bir probleminiz oluğunda hemen geri dönüş yapıyorlar, ilgililer vesaire. toplam iki kez kullandım, ilkini sorunsuz gönderdiler fakat ikincisinde biraz sorun yaşadık.
bu adamlar aldığınız ürünleri birleştirip aynı kutuya koyup, ekonomik olarak paketleyip kargo parasını düşürme vaadinde bulunuyorlar. teoride her şey muhteşem. ben de iki ayrı yerden sipariş verdim. ellerine ulaşınca bana hassas tartı üzerinde çekilmiş fotoğraflarını gönderdiler, biri 1.80 lbs diğeri 1.25 lbs. bu iki pakedi birleştirip 3 lbs olacak şekilde paketlemelerini istedim. çünkü 0.05 lbs -23 grama tekabül ediyor- fark yüzünden 6 dolar fazladan kargo ücreti ödemek istemedim. dolar zaten uçmuş gitmiş.
her neyse yeniden paketleyip bana yeni paketlenmiş halinin tartı üzerindeki fotoğrafını gönderdiler 3.10 lbs yazıyor. arkadaşım bu fiziksel açıdan mümnkün değil, iki paketimin de tartıdaki fotoğraflarıını bana siz gönderdiniz, nasıl 3.05 değil de 3.10 olabilir dedim. olur öyle falan diye geçiştirdiler. pakedimden ıvır zıvır kağıtları çıkarıp, ağırlığı düşürüp tekrar paketlemelerini istedim. "kargonuz 3.10 lbs, istemiyorsanız iade edelim" dediler. "hayır istiyorum ama pakedimden bişileri atın ki ağırlığı 23 gram düşsün" dedim. "isterseniz kutuyu atalım poşetleyip gönderelim ama bir sorun olursa sorumluluk almayız" dediler. "tamam öyle yapın madem" dedim. sonra da "bi kez paketlenmiş oan şeyi tekrar açıp paketleyemiyoruz, ek ücrete tabi" dediler. iyice bi sinirlendirdiler beni gece gece. tam bir saat yazıştık adamla. neyse sonunda bi şekil hallettik ama cidden çok kızdım alt tarafı paketten bir şeyler çıkarıp atacaksın bu kadar konuşmaya değer miydi ?
en sonda da "umarız tekrar alışveriş yaparsınız" dediler. sanmıyorum canım. sanmıyorum.
şunu fark ettim, bu tarz olaylarda çirkeflik yapmadığınız zaman dediğinizi yaptıramıyorsunuz. online alışveriş yapmaya başladığım ilk zamanlarda çok saftım. bu yıl uyandım ben. benim gibi mülayimlik abidesini*: (:* çileden çıkardılar. madem çirkeflikten anlıyorlar..
volkswagen tiguan
yeni nesli geçtiğimiz aylarda çıkan vw modeli. highline fiyatları 120 ila 170 bin lira arası değişiyor.
renk konusu sıkıntı. (arabanın tipine ve rengine donanımından daha çok önem veren insanlar var ivit) dört tane gri renk seçeneği sunmuş adamlar. yahu gri bu ya, dört ayrı tona ne gerek var? şöyle bir patlıcan moru ya da ne bileyim şarap kırmızısı falan sunsana? yok. sıkıldım gri arabadan.
now you see me 2
geçtiğimiz cuma "sihirbazlar çetesi 2" ismiyle vizyona giren, now you see me'nin devam filmi. bir grup "seçilmiş" illüzyonistin büyük çapta numaralar sergilediği, tabi bu numaraları bir amaç için çevirdikleri hoş bir film.
ilkini de beğenmiştim, bunu da beğendim. mantık hatası arayarak izlemeyince gayet güzel film bence.
mark ruffalo'yu lider, jesse eisenberg, dave franco, lizzy caplan ve woody harrelson'u da atlılar olarak görüyoruz. birinci filmde lizzy caplan yoktu, onun yerine isla fisher vardı. açıkçası fisher'ın ikinci filmde olmaması çok da umrumda olmadıysa da, filmin ruhuna lizzy caplan'dan daha iyi uyum sağladığını düşünüyorum. lizzy pek bi yapmacık geldi.
bonus olarak morgan freeman ve daniel radcliffe (nam-ı diğer harry potter) var.
izlenir.
anneliği reddeden kadın eksiktir yarımdır
bir erkek söylediğinde irrite eden cümle.
fakat bu tespite dair gerçekleri görmek istiyorsanız, 45 yaş üstü, mesleği olan fakat çocuğu olmayan kadınlara sorun, tek popüler cevap alacaksınız.
tez planı
tez adı enstitü tarafından onaylandıktan sonra teslim edilmesi gereken, tezin konusunu, amacını, önemini, ne kadar sürede hangi bölümlerin çalışılacağını kapsayan zamanlamasını, içindekiler bölümünün başlıklarını ve kaynaklarını içeren belge.
afedersiniz ermeni
erdoğan'ın bir konuşmasından, cımbızla alınmış ve yanlış lanse edilmiş kelime öbeği.
ilk olarak cümle "afedersiniz ermeni" değil. "çıktı bir tanesi afedersin çok daha çirkin şeylerle.. ermeni diyen oldu." şeklinde konuşmuş. burada kastedilen ermeniliğin ayıp bir şey olması değil. burada kastedilen türk birine ermeni denmesinin ayıp olması.
mesela, kadın olmak ayıp bir şey mi ? hayır. ama düşünün ki bir erkeğe "sen kadınsın" diyorsunuz. o zaman bu erkek "çıktı bi tanesi afedersin çok daha çirkin şeylerle.. kadın diyen oldu" dediğinde kadınlığa mı hakaret etmiş oluyor ? yoksa bir erkeğe kadın denmiş olmasına mı ? elmayla armutu karıştırmayalım.
kimse ırkını seçme özgürlüğüne sahip değil. dolayısıyla hiçbir ırk "kusurlu" sayılamaz yahut ırkla övünülemez. ama herkes kendi milletini sevebilir, bu tuhaf bir şey değil. ben türksem türk olmayı severim, başka milletleri aşağılamam ama biri gelip bana sen ingilizsin dese tabi ki kızarım. çünkü ingiliz değilim. olay bundan ibaret.
erdoğan'ın yahut akp'nin avukatı olmayı istemiyorum fakat bu kadar saçma argümanlar hakikaten açıklama ihtiyacı hissettiriyor. "gerçekten de nasıl bu kadar yanlış anlaşılabiliyor?" diye düşünüyorum.
peynir
küflü yahut kurtlu çeşitleri de insanlar tarafından sevilerek tüketilen besin.
bir belgesel izlemiştim, adamlar peyniri özellikle kurtlanması için bırakıyorlar ve bir zaman sonra kurtlar içinde vıcık vıcık hareket ederken tabaklara bölüştürüp yiyorlardı. hayatta en iğrenerek izlediğim belgesellerden biriydi sanırım.
ben peynirde küf görsem -mesela kaşar peyniri çabuk küfleniyor- bırakın küflü küflü yemeyi, küf olan yeri kesip geri kalanını bile yemem. benim için o peynir artık ölmüştür. gerçi onların da küflü yedikleri peynir türü farklı sanırım. her neyse.
kültürler ne kadar değişik..
istihdam
arapça hizmet anlamındaki h-d-m kökünden gelir, (gbkz:kullanım) anlamı taşır. bizim bildiğimiz "hademe" kelimesiyle aynı köktendir yani.
hdp'ye oy vermek
kürt ile teröristi ayıramayan bu kadar çok insan olduğu müddetçe -her kürdü terörist zanneden beyin fukaralarıyla, teröristleri barış yanlısı özgürlük sevdalısı kürt sanan safi ahmaklardan bahsediyorum- yapanın çok olacağı eylem.
"etrafımda hiç kürt yoktu yav kürt tanımadım ben, şimdi düşünüyorum acaba haklı olabilirler miydi?" diyen cam fanusta büyütülmüş türkler sayfalarca konuşabiliyor bu konuda çok ilginç. bırakalım da etrafında kürtlerle büyümüş, hatta daha doğrusu kürt olanlar konuşsun.
"benim de kürt arkadaşlarım var" klişesine girmeyeceğim fakat sadece bir örnek. benim eniştem kürt. adıyamanlı. öyle ki annesi tek kelime türkçe bilmez yıllardır türkiye'de yaşamalarına rağmen. ama eniştem hiçbir vakit türkiye için kötü konuşmamıştır. evet vaktinde zulmedildi kürt halkına, her şeyin farkında tabi. ama şu anki durum onun duacı olması için yetiyor. ve kesinlikle hdp'nin kürt partisi olmadığını, terörist partisi olduğunu savunuyor. bir de abisi var eniştemin, kendisi pkk sempatizanı. bildiğin örgüte maddi manevi destek olanlardan. aynı anne babadan olma iki kürt çocuğundan bahsediyoruz. biri şu anda gayet özgür ve rahat olduklarını düşünürken diğeri "bize toprak lazım, kürdistan lazım" diyerek ülke bölme peşinde. derdi özgürlük değil. derdi kürtçe konuşabilmek değil. derdi kendi dilinde eğitim değil. derdi türk toprağı.
kürtler bile bu "kürt görünümlü hdp"ye oy vermezken nasıl bu adamlar mecliste? adam akıllı kürt bile tanımamış ve "özgürlük" kelimesine tav olmuş beyaz türkler sağolsun. -ya da olmasın-
(gbkz:insan gerçekten hayret ediyor).
musluk suyu içmek
evde bir damla su kalmadığında mecburi eylem.
çocukken çok önemsemiyorduk musluk suyuymuş, doğal kaynak suyuymuş, susayınca hepsi aynıydı. ama son yedi sekiz yıldır musluk suyunu değil öylece içmek, çay da yapmıyorum, makarna haşlamak için de kullanmıyorum, hiçbir şekilde yemeklere de karıştırmıyorum -sanki yemek yapıyormuşum gibi-. her şeyin tadını bozuyor bence. özellikle de çayın.
:/
sıkılmışlığı ifade eden emoji.
bana öyle geliyor. öyle kullanıyorum.
domuz
müslümana haram kılınmış hayvan.
çok doğurduğu ve kolay büyüdüğü için eti, dana, inek gibi hayvanların etinden daha ucuzdur. yani daha ulaşılabilirdir. bu sebeple dünyada kullanımı daha yaygındır. türkiye'de de domuz çiftlikleri olduğu rivayeti var. hatta bazı markaların salam/sucuk türevlerine domuz eti karıştırdığı iddiası da var ki inanıyorum, kesin yapıyorlardır.
türkiye'de yaygın olan migros gibi yabancı menşeli marketlerde kendine has reyonları da vardır domuz eti içeren gıdaların. arz-talep meselesi herhalde. %90'ı (burası tartışılır tabi) müslüman olan bir ülke için acı bir durum.
ek olarak hep "neden haram?" tartışmalarına konu olur bu hayvan. insanlar bir türlü bunun bir emir olduğunu algılayamıyorlar. her emrin bir sebebi olmak zorunda değil. domuz eti için "sağlığa zararlı, o yüzden haram." diye bir mantık yürütemeyiz. çünkü bunu yaptığımız zaman, domuz etinin sağlıksız olduğu koşullar ortadan kaldırıldığında haramlıktan çıkması gerekir. ama kur'an'da böyle bir "dipnot" yok. dolayısıyla Allah haram dediği için haramdır, bu kadar.
e-okul
an itibariyle yine kendisine eriÅŸilemeyen sistem.
karne haftası yaklaştıkça yoğunluktan giriş yapılmıyor. hadi diyelim şanslısın, giriş yaptın, bu sefer not sayfasını açmıyor. hadi not sayfasını da açtı, notları girdin diye sevindin, kaydete bastığın an sistemden atıyor. insanı sinir sahibi yapmak için birebir. girdiğin notların kaydolmamasına mı üzülesin, yoksa sisteme tekrar giriş yapmayı denerken yine kilit olduğuna mı, seç beğen karar ver.
kendim ettim kendim buldum bir şey diyemiyorum. sınav notlarını girdiğim zaman performansları da girseydim şimdi "veresiye veren/peşin veren" tablosundaki peşin veren adamın mutluluğunu yaşıyor olacaktım. ama çocuklar peşimde "hocam şuna şu kadar sözlü vermişsiniz bana niye bu kadar verdiniz?" diye dolaşmasın istedim ve bu haftaya bıraktım. pişmanım.
warcraft
geçen cuma vizyona giren, insanlarla orkların savaşını konu alan film. oyundan uyarlama diye biliyorum, yanılıyor da olabilirim. çok meşhur bir oyun çünkü, bir zamanların (gbkz:knight online)'ı gibi bir şey herhalde.
fantastik filmleri sevdiğim için bunu da beğendim fakat devamı gelecek sanırım, çok saçma bitti. yine de keyifli bir 2 saat için izlenir.
ork bebeği çok sevimli buldum bu arada. (gorsel:10925)
lontano
grangé'in yazdığı ilk serinin ilk kitabı.
okurken seri olduğunu bilmiyordum, sonuna geldiğinde devamı var gibi bitince ve bazı şeyler açıklamasız kalınca nette yorumlara bakıp seri olduğunu gördüm. iyi de olmuş.
benim için bir (gbkz:şeytan yemini) yahut bir (gbkz:siyah kan) değildi fakat yine de güzel kurgulanmış bir polisiyeydi. yorumları okurken gördüm, millet "kitabın başında katili anladım" demiş ama ben anlam veremedim nasıl anlamışlar, hiçbir ipucu göremedim katilin x kişi olduğuna dair ben. dolayısıyla sonuna kadar heyecanla okudum.
kitaba ilk giriş zordu, birçok kavram, birçok isim mevcut çünkü. grangé uzun bir araştırma yapmış olmalı. karakterleri tanıdıktan sonra heyecan yükseliyor ama kitap ortasında kanıtlar toplanırken vesaire yine biraz durağan. tabi ki son 200 sayfada falan heyecan dorukta. ben sevdim. bir önceki kitabı (gbkz:kaiken)'dan daha iyi buldum -ki kaiken'i de sevmiştim genel kanının aksine.
serinin ikinci kitabı fransa'da çıkmış, ülkemize de seneye gelir herhalde. merakla bekliyorum.
tekken
bir dövüş oyunu serisi. on yılı aşkın süredir oynamadığım için şu an kaçıncısı çıktı bilmiyorum ama altı yedi tane olmuştur şimdiye. ben en son 3. oyunda kaldım sanırım.
çin mi japon mu bir kız karakter vardı, hep onu seçerdim. anna ve nina karakterleri çok cadıydı netekim.
anna
bir (gbkz:tekken) karakteri.
tonik
bir cilt bakım sıvısı.
derinlemesine yüz temizliğinden sonra açılan gözenekler gün içinde yağ ve kirle dolmasın diye tonikle silmek suretiyle doldurulur. yani anlatılan bu.
dan brown
kitaplarının her bir sayfasından, yazmadan evvel sağlam bir araştırma yapmış olduğu belli olan kaliteli bir yazar. kitapları hem sürükleyici hem de insana oradan buradan bir şeyler katıyor bence.
ben bu adamı her okuduğumda bahsettiği şeyler için sürekli google açmak durumunda kalıyorum meraktan. mesela altın oran ? mesela dante'nin ölüm maskesi ? mesela fleur de lys ? kutsal kase ? vitrivius adamı ? botticelli la mappa dell'inferno ? davut heykeli*: buna bakmasam da olurmuş* ?
anlattığı mekanların her birine gitme isteği uyandırıyor, öyle de büyüleyici anlatıyor işte. vatikan kütüphanesi, yer altı mezarları yahut floransa ? adam ele aldığı konuyu, mekanı, eseri müthiş süsleyebiliyor yahu. belki de gerçekte görsen "pehhhh bu ne be" diyeceğin şeyleri senin için merak unsuru yapabiliyorsa bir yazardan başka ne beklersin ?
seviyorum efenim.
ölüm maskesi
eskiden, tanınıp sevilen insanlar öldükten sonra onlardan geriye bir hatıra kalması amacıyla yapılan maske. ölen kişinin yüzünün alçıyla kaplanması ve alçının yüzün tüm şeklini alarak katılaşması suretiyle yapılıp*:korkunç* saklanırdı. günümüzde çeşitli müzelerde sergilenenleri de varmış.*:kesinlikle korkunç*
ilahi komedya
dante'nin eseri. cehennem, araf ve cennet olmak üzere üç bölümden müteşekkil bir uzuuuuun şiir.
adında (gbkz:komedya) geçmesine rağmen komik falan değilmiş, halbuki şu zamana dek hep komik bir şey olduğunu düşünmüştüm. işin aslı, (gbkz:tragedya) yüksek sınıfın diliyle yazılmış, komedya ise halk diliyle yazılmış eserlere denirmiş, daha yeni öğrendim. cehaletin bu kadarı..
adını yıllardır çok sık duyduğum halde hiç okumayı düşünmemiştim fakat belki bir gün cehennem bölümünü okuyabilirim.
x-men apocalypse
19 mayıs perşembe günü ülkemizde vizyona giren fantastik film.
ben x-men'i -men çoğul olmasına rağmen, shame shame shame- şu demir pençeli adamın adı sanan biriydim. bu seriyle ilgili cehaletim o kadar had safhada yani. o yüzden hiç izlemedim x-men filmlerini. fakat bu filmin fragmanlarını görünce ilgimi çekti. baktım o pençeli adam da yok. o yüzden izledim ve şahsen beğendim. meğerse "x-men" pençeli adam gibi olağanüstü özelliklere sahip mutantların kurduğu topluluğun adıymış. yani bu filmden öyle anladım ben.
filmde james mcavoy, jennifer lawrence gibi tanınmış oyuncuları görüyoruz. jennifer'ın oyunculuğunu beğenmedim hazır lafı geçmişken. "açlık oyunları" serisindeki (gbkz:katniss everdeen) olarak da sevmemiştim zaten. neyse, filmde sıkıcı bir nokta yok bence, sürekli bir koşuşturma havası hakim, daha önceki filmlere de hakim olmadığım için çıtır çerez, keyifli bir filmdi benim için. önceki filmleri izlememenin ezikliğini de yaşamıyorsunuz. çok da düşünmemek lazım o yüzden.
filmin açılış sahnesi özellikle güzel bence. mısır piramitlerini, o dini ritüeli falan görünce ayrı bir heyecan yaşadım.*: bir de bu konuyla ilgili olan tezime hala başlamamış olmanın hüznünü hissettim tabi * bir de, normalden daha hızlı hareket eden bir adam var, adını bilmem, onun sahnesi de filmin en başarılı ve eğlenceli sahnelerinden biriydi.
kısaca izlenebilir bir film. pişman olacağınızı sanmıyorum.
(spoiler: bu arada o pençeli adam da filmde bir beş dakika falan gözüküyor. Spoiler mı değil mi emin olamadığım için böyle yazayım dedim.)
yazmayı unutmuşum: filmin son bir sahnesi daha var. film bitti sanıyorsunuz, o sonu gelmez isimler 10 dakika boyunca akıyor, en sona bir minik sahne koymuşlar. yahu insan öyle bir sahne verecekse 10 dakika isimden sonra mı verir? kaptan amerika'da da vardı böyle son sahne ama, iki dakika sadece önemli oyuncuların isimleri göründükten sonra o sahneyi vermişlerdi, en son tüm isimler akmıştı. bunda ise bayağı bayağı ışıklar açılıyor, insanlar çıkıyorlar, salon boşalıyor, temizlik görevlileri salonu temizlemeyi bitiriyor ve sizin çıkmanızı bekliyorlar gözünüzün içine bakıp, anca öyle geliyor son sahne. çok kızdım. isimleri sabırla okurken "fx makyaj" grubunda da bir türk gördüm. o kadar ismin tek bonusu bu oldu. ne işime yarayacaksa. evet bu kadar.
zeka mı emek mi
ikisi de insanları bir yerlere götürebileceği için -ama hızlı ama yavaş- gereksiz görülebilecek bir karşılaştırmadır.
biraz düşününce, ben zekaya inanıyorum sanırım. hazırcı bir insansam, "armut piş ağzıma düş" atasözümüzü kendime şiar edindiysem demek ki. emek şüphesiz değerlidir, "emeksiz yemek olmaz" da derler fakat zekaya ayrı bir hayranım, ayrı bir düşkünüm azizim. *::P*
"zeki ama çalışmıyor" bence "çok çalışıyor ama yapamıyor"dan daha iyi, daha gururlu, daha çekici, daha kabullenilebilir.
jean-christophe grange
yazdığı kitaplar yılına göre sırasıyla şu şekildedir:
(gbkz:leyleklerin uçuşu)
(gbkz:kızıl nehirler)
(gbkz:taÅŸ meclisi)
(gbkz:kurtlar imparatorluÄŸu)
(gbkz:siyah kan)
(gbkz:ÅŸeytan yemini)
(gbkz:koloni)
(gbkz:ölü ruhlar ormanı)
(gbkz:sisle gelen yolcu)
(gbkz:kaiken)
(gbkz:lontano)
grangé okumaya yeni başlayacaklara hep sırasıyla okumalarını tavsiye ettim. yazarın ilk kitaptan itibaren kendini sürekli geliştirerek çıtayı nasıl yükselttiğini; (gbkz:siyah kan) ile "daha iyisi olamaz" dedirttikten sonra (gbkz:şeytan yemini)'yle nirvanaya eriştirdiğini görmek gerek.
sonra yavaşça düşüşünü de görüyoruz tabi; (gbkz:şeytan yemini)'nden sonra ne yazsa benim için kötü olacaktı zaten ama (gbkz:koloni) hakikaten grangé için vasat bir kitaptı. bakın kötü demiyorum, vasattı. ki zaten grangé'nin vasatı bile polisiye/gerilim türünde en iyilerdedir. neyse ki bu düşüş (gbkz:ölü ruhlar ormanı)'ndan sonra durmuş, grangé (gbkz:sisle gelen yolcu)'yla tekrar yükselişe geçmiştir. o yüzden (gbkz:lontano) için çok ümitliyim. ruhen hazır olduğumda tek solukta bitireceğime eminim.
cübbeli ahmet hoca vs nihat hatiboğlu
taraftarları birbirleriyle tartışıp kraldan çok kralcı olmadıkları müddetçe herhangi bir soruna sebep olmayacak karşılaştırma.
nihat hatipoğlu fazla "medyatik" duruyor. sürekli ağlaması ise kameralara oynuyor izlenimi bırakıyor bende hep. bu yüzden her zaman daha gerçekçi konuşan ve -dozunu ayarladığı takdirde- esprili dili ve hazırcevaplığıyla da ilgi çekici olan cübbeli benim için bu karşılaştırmanın kazananıdır.
fakat cübbeli'nin de bir sorunu var ki, çok fazla uydurma hadis kullanıyor. ve bunu bilerek yapıyor. kendisine "neden uydurma hadisleri kullanıyorsunuz?" denildiğinde ise "uydurma olsa da sonuçta bahsettiği şey doğru" dediği bilinmekte. halbuki dine sonradan sokulan her şey bidattir, iyi ya da kötü olması farketmez. bunu en iyi kendisi bilmelidir bence.
judith mcnaught
aşk romanları yazarı. lakabı "yüreğin kraliçesi"dir.
ben şahsen kendisini severim. insanı ergenlik zamanlarına sürükler. kitap bitene kadar bazen sırıtarak bazen sinirlenerek yahut heyecanlanarak okursunuz. sonra da iki gün ergenimus mode on. o yüzden üstüste birkaç kitabının okunmasını tavsiye etmem. yılda bir kez okunabilir; inanın kafi.
muhtemelen bu yazarın kendi alanında bu kadar başarılı olmasının sebebi -kadınlar arasında tabii, aşk romanlarını takip eden bir erkek kitlesi var mı bilemedim- romanlarında hep olağanüstü yakışıklı, aşırı zengin, küçükken derin acılar yaşamış bu yüzden insanlardan nefret eden, dolayısıyla onlara böcekmiş gibi davranan ama aslında özünde çok hassas olup sadece "doğru kişi"nin kendisini açmasını bekleyen ve tabi ki boyu 1.90'dan aşağı olmayan esas oğlan ile; fakir, gururlu, azimli, çalışkan, kolay elde edilemeyen, ortalama güzelliğe sahip sıradan bir kadını buluşturmasıdır. tabi ki çift kitap boyunca elli sekiz bin aksilik yaşar, birbirlerine kızarlar küserler falan fistan, sonrası kalpler, çiçekler ve balonlar.
yaklaşık 15 kitabı türkçe'ye çevrilmiştir. (gbkz:içinde aşk saklı) isimli ilk romanı sanırım ki en iyi romanıdır, benim favorim o. ayrıca yazarın ilk ve en kalın kitabıdır da. bazı kitapları tarihidir, dükler düşeslerden geçilmez; bazıları da günümüz dünyasında geçer, film yıldızları, iş adamları vesaire vardır bunlarda da. yanlış bilmiyorsam iki tane serisi vardır, üçer kitaptan oluşan. seri dediğim de, birincisini okumadan diğerini okuyamadığınız serilerden değil; aynı ailenin farklı nesillerinden bahseden, ilk kitapta dedenin aşkını anlatıyorsa ikinci kitapta torunun macerasını gördüğümüz kitaplar. (gbkz:westmoreland) serisini tamamen beğenmiştim ki (gbkz:içinde aşk saklı) kitabı da zaten bu serinin ikinci kitabıdır.
bunların dışında, her kitabında, başka kitaplarında öykülerini gördüğümüz karakterlerine selam çakar judi. (gbkz:cennet) isimli kitabındaki esas oğlan ve kız olan "matt farrell-meredith farrell" çiftini, (gbkz:kusursuz) isimli kitapta esas oğlan "zack benedict"in kankaları olarak görüyoruz mesela. karakterlerine çok sadık bir yazar jüdi. her yeni kitabında muhakkak daha önce tanıttığı karakterlere de yer veriyor.
bu kadar tanıtımdan sonra genel olarak şunu söylemeliyim ki, günümüzde, özellikle lise çağındaki genç kızların okuyup bir yerlere gelmekten çok ruj ve rimellerle haşır neşir olma sebeplerinden biri bu tip kitaplar ve dizilerdir sanıyorum. çünkü hepsi kendisini içinde bulunduğu bataklıktan çekip çıkaracak bir muhteşem beyaz atlı prens bekliyor. ne yazık ki beyaz atlı prens sayısı çok azken "sıradan kız" sayısı oldukça fazla. evet sosyolojik tespitimi de yaptığıma göre artık gidebilirim.
prison break
on yıl sonra aynı esas oyuncu kadrosuyla tekrar ekranlara dönmüş -ki bence malesef geç kalmış- dizi. çok daha evvel geri dönmelilerdi. yeni sezonuyla aynı tadı bırakacak mı yoksa bir hayal kırıklığı mı olacak bilemiyorum.
yalnız michael scofield yine hapiste yahu. bu adam her sezon başka hapse giriyor, girmediği hapishane kalmadı. bu sefer de arabistan'da bir yerlerde görünüyor fragmanda. neyse izleyelim görelim.
bu arada wentworth miller için "göbeklenmiş, bildiğin türk erkeği olmuş" diyip burun kıvıranlar var. on yıl ara verince tabi. ne bilsin adam geri dönecek michael olarak.
lavanta
parfümlerde sıkça kullanılan bir bitki. kolonyası da pek yaygındır lakin ben sevmem.
ayrıca ne kadar doğru bilmem ama akreplerin sevmediği, bu yüzden bulunduğu yere yaklaşmadıkları bir bitkiymiş. kaynak: adını bile hatırlamadığım bir film.
yatarken entri girmek
en rahat entry girme yöntemi. sürekli yaptığım.
sadece uzun bir şey yazmaya niyetlendiysem, niyeyse, bağdaş kurarak oturup öyle yazıyorum. konsantrasyon meselesi herhalde. entry bitene kadar, laptopa eğilmekten sırtım ağrımaya başladığı için entry biter bitmez rahat uyku pozisyonuma geri dönüyorum.
lontano
Jean Christophe Grangé'nin 656 sayfalık yeni kitabı.
"Jean-Chrıstophe Grangé'den Kongo-Fransa-Belçika üçgeninde tüyler ürpertici, soluk soluğa bir kovalamaca.
Onlar ölümsüzlüğün sırrına vâkıf olanlardı. İntikam hissiyle yanıp tutuşan, kötülüğün öncüleriydi. Zamanın ve mekânın ötesine geçebilenlerdi. Afrika'nın derinliklerinden getirdikleri Kara büyüleriyle aklın sınırlarını aşanlardı."
fiyatı 29 lira olarak görünüyor ama çoğu kitap sitesinde "indirimlerle" 20-21 liraya satılıyor.
derhal sipariş ettim, diğer grangé kitaplarımın yanına yerleştirdim bile. henüz okumaya başlamadım çünkü grangé okumadan evvel insanın kendisini grangé'nin hayal dünyasına hazırlaması gerek.
kitapla ilgili sevmediğim tek şey -ki bunda kesinlikle muhteşem-grangé'nin bir kabahati yok, tamamen yayınevinin terbiyesizliği- kağıt kalitesi oldu. eski kitaplarının hepsi kalın kağıtlara basılmıştı. böyle yazıcı için kulandığımız a4 kağıtları gibi yumuşak olan değil, daha kalın, pürüzlümsü gibi olan, rengi hafif sarıya kaçan kağıt. adını bilmem, adı varsa tabi. fakat bu son kitap, belki de 656 sayfa olduğundan ötürü, incecik kağıda basılmış. hani rengi soluk grimsi olan, hani baktığında arkasını görebildiğin transparan kağıtlar var ya işte ondan. hiç sevmem bu kağıdı.
chris evans
christopher robert evans. 2000'den beri ekranlarda olan fakat "muhtemelen" (gbkz:fantastic four) filmleriyle tanınmış fantastik insan.
bahşişe inanmıyorum
"bahşiş oranı" diye bir kavramın olduğu yerde yanlış açıklama yapan kişi beyanıdır.
o oranı hep unutuyorum. hesabın %10'u ya da %20'si. çok acayip değil mi ? zorunlu bir şeymiş gibi oranı bile olması ? ilk duyduğumda çok tuhafıma gitmişti.
captain america civil war
geçen cuma türkiye'de vizyona "kaptan amerika: kahramanların savaşı" adıyla ve 3 boyutlu seçeneğiyle giren, marvel süper kahramanlarının karşı karşıya geldikleri film.
lise yıllarımdan beri beğendiğim bir oyuncu olan -tabi ki adam yakışıklı olduğundan falan değil, tamaaaamen kaliteli oyunculuğundan dolayı (:- (gbkz:chris evans)'ın kaptan amerika ve yine iyi bir oyuncu olan (gbkz:robert downey jr.)'ın iron man rollerinde birbirleriyle kapıştıklarını gördüğümüz film. bu ikisine ek olarak daha birçok süper kahraman vardı tabi, örümcek adam dışındakileri tanımam.
kıyaslama yapacak olursam batman v. superman filmini daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. kaptan amerika'da daha çok aksiyon sahnesi, daha az anlatı vardı fakat yine de batman v. superman'i daha fazla sevdim. bunda, batman v. superman'in dc'deki ilk kahramanların bir araya geldiği film olması etkili olabilir. çünkü batman v. superman'den önce başka bir batman yahut superman filmini izlemenize gerek yok. filmde geçmişe dönük anlatı sahneleri var. batman yahut superman sever çoğu insan bu sahneleri sıkıcı görse de, batman ve superman'in bireysel filmlerini izlememiş birine filmi anlaşılabilir kılacak sahnelerdi bunlar.
ama kaptan amerika kahramanların savaşını izlemeden evvel, en azından, yine kahramanların bir arada olduğu film olan (gbkz:yenilmezler)'i, kaptan amerika'nın önceki filmini vesaire izlemek gerekiyordu ki ben bunları izlemedim. filmde de geçmişe dönük anlatı sahnesi olmadığı için filmi özümseyerek değil -filmi özümsemek??- sadece aksiyon sahneleri hoşuma giderek izledim.
he tabi "salak mısın neyini anlamadın?" diyebilirsiniz. filmi anlamadım demek istemiyorum; karakterlerin bir derinliği olmadı benim için, onu demek istiyorum.
o değil de (gbkz:chris evans) bile yaşlanmış.
true blood
kitap serisinden uyarlama dizilerden biridir.
ilk 5-6 kitabını okuyup, ilk sezonu izlemekten sıkılıp yarım bıraktığım seridir ayrıca. başroldeki kızın çok itici gelmesi de bunun bir sebebi olabilir tabi ancak bırakmamdaki esas sebep sanırım ki çok boş ancak buna rağmen çook uzun bir seri olmasıydı. ileride bir gün, yapacak başka hiçbir şeyim kalmazsa eğer seriyi bitirmeyi düşünebilirim.
heidi
muhtemelen çocuk filmi olduğu için hiçbir salonda orijinal dil ile gösterimde değil hep dublaj. yoksa gidecektim. ruhum çocuksa demek.
the huntsman winter's war
22 nisan'da "avcı: kış savaşı" ismiyle vizyona giren film.
geçen yıl mıydı, önceki yıl mıydı "pamuk prenses ve avcı" ismiyle bir film çıkmıştı, izlemek istemiştim lakin neden izlemedim bilmiyorum. onunla bağlantılı bu film. avcı kişisi aynı sanırsam: (gbkz:chris hemsworth)
"charlize theron negzel bir kadın" dedim içimden; bu kadın cadı rollerine yakışıyor.
keyifli bir iki saat geçirmek için ideal filmlerden biri. sonunda iyilerin kazanacağını, kötülerin kaybedeceğini -çünkü masallarda böyledir- biliyorsun. şahsen sevdim. bu tür filmleri seviyorum. masal kahramanlarının bambaşka hikayelerle karşımıza çıktığı "(gbkz:once upon a time)" dizisini de severek takip ediyorum mesela.
izlenebilir.
backtrack
(gbkz:adrien brody)'nin başrolünde olduğu gerilim filmi. ülkemizde (gbkz:ölüm treni) adıyla 15 nisanda gösterime girdi yanlış hatırlamıyorsam.
kızının ölümünü atlatamayan bir psikoloğun, hayaletleri görebilmeye başlaması ve yıllar önce yaşanmış bir tren kazasının esas sebebini bu hayaletler sayesinde ortaya çıkarmasını konu alan bir film.
kötü bir film değildi lakin iyi de değildi. filmin ortasına gelmeden konunun nasıl bağlanacağını anlıyorsunuz çünkü. eeeeh diyelim.
a hologram for the king
(gbkz:tom hanks)'in başrolünde olduğu, ülkemizde 22 nisan'da vizyona giren film.
tek kelimeyle özetlemek gerekirse: hoşlanmadım.
birkaç sahnesi gülümsetti, yalan yok. fakat zevkle izlediğim bir film olmadı. bunda, filmin müslümanlar hakkında "çok şeyler" iddia etmesinin de bir payı var tabi. filmin esas konusu hepimiz insanız, dinimiz bizi farklı kılmaz. doğru, hepimiz özde insanız. hepimizin kusurları var. ama filmin müslüman başörtülü bir kadını içki içerken, zina yaparken, ya da mahremi olmayan erkeğin yanında başörtüsünü açabilirken göstermesi; müslüman ve namaz kılan bir erkeğin evli bir kadınla ilişkisi olabileceğini göstermesi beni itti. "bunları hiçbir müslüman yapmaz" demiyorum, diyemiyorum ne yazık ki, muhakkak yapanlar var. fakat örnek müslüman bu değil ki. filmde ise "işte bütün müslümanlar bunları da yapıyorlar, dış görünüşleri çok da mühim değil." çıkarımını gördüm. hoşlanmadım.
the other boleyn girl
filmi ne kadar sıkıcı ise kitabı o kadar sürükleyicidir.
tudor hanedanlığından kral 8. henry'nin döneminden bahseder. mary boleyn henry'nin metresidir fakat mary'nin kardeşi anne boleyn piyasaya çıkınca mary'nin pabucu dama atılır. hatta henry eşini boşayıp anne boleyn ile evlenebilmek için katolik kilisesinin hükmüne karşı gelir ve kendi kilisesini kurar.
kitap mary boleyn ile başlar fakat etkili olan kız anne boleyn olduğu için "the other boleyn girl" yani "diğer boleyn kızı" şeklinde adlandırılmıştır.
nihayetinde henry, sıkıldığı vakit anne boleyn'in kafasını uçurmuş, bu büyük ve tutkulu aşk(?) kanla bitmiştir. su testisi su yolunda..
soluğu sözlükte alan yazar
sözlüğe kalpten bağlıdır.
şimdi bu şahıslardan biri ben değilim, o çok açık. fakat "sözlükte üç kişi var" diyerek bir gizem bırakmak olmamış, bak herkes "ben miyim ki o acaba? hı?" diye düşünmeye başlamış.*: :))*
şaka bir yana, sözlüğün gelişimine gerçek katkıda bulunan insanlar bu tip yazarlardır. ben üçten fazla olduklarını düşünüyorum.
evlat acısı
muhtemelen dünya üzerinde taşıması en güç acıdır. Allah kimseye yaşatmasın.
derler ya "eşini kaybeden kişiye dul derler, anasını kaybedene öksüz, babasını kaybedene yetim derler fakat evladını kaybeden için hiçbir kelime yoktur. çünkü bu acı bir kelimeyle özetlenebilecek bir şey değildir." diye. ne kadar doğru bir tespit.
kenan sofuoÄŸlu
çok kısa zamanda üst üste en yakınlarını ve son darbe olarak da evladını kaybeden, imtihanı çok ağır olan bir insan. Allah kolaylıklar versin.
ziÅŸan
arapça'da (gbkz:zi) "sahip" dmektir. dolayısıyla zişan "şan sahibi" anlamına gelir.
mesela hz. osman'ın lakabı "zinnureyn"dir. (gbkz:nureyn) arapça'da "iki nur" demektir, dolayısıyla zinnureyn "iki nur sahibi" anlamına gelir.
criminal
"suçlu" ismiyle bugün vizyona giren film.
Kevin Costner, Gary Oldman, Gal Gadot gibi tanınmış yüzlerin yer aldığı bu filmin konusu ise, sadece öldürülmüş bir cia ajanının bildiği bir bilgiyi öğrenebilmek için cia'in ajanın anılarını başka bir insana kopyalaması ve sonrası.
çok da mükemmel olmamakla birlikte izlenebilir bence. özellikle ilk yarısı sıkıcı geldi.
heidi
yarın vizyona girecek olan film.
buray
hızlı meşhur olmuş popçulardan. aynı hızla yok olmasa bari.
paramanya
monopoly tarzı bir online oyun. bir ara meşhurdu, şimdilerde oynayanı yok.
herkes türktür direnen kürt şehirleri boşaltılıp yıkılmalıdır
"bu cümleyi o konuşmanın tam olarak neresinden çıkardınız ?" diye sormak lazım önce.
bu cümle çok ağır bir cümle. cümleden çıkan anlam şu: "ben türküm" demeyen kürtlerin hepsi -e haliyle demeyecek!- dağıtılmalı, yok edilmeli, soyları kurutulmalı, evleri başlarına yıkılmalı.
devamına gelelim:
ilgili linke tıklayıp yazının tamamını okudum. erdoğan'ın konuşmasının hiçbir yerinde "herkes türktür" ibaresi ile "direnen"(hatta bu kelime hiç yok) ve "kürt şehri" ve "boşaltılmalıdır" ibareleri yan yana yer almıyor. hepsi farklı yerlerde kullanılmış ancak hepsini toplayıp böyle pislik bir cümle haline getirip başlık atılmış. yuh. bu da bir tür gazeteci şerefsizliği işte.
erdoğan, kahrolasıca teröristlerin çatışmalardan daha çok bombayla sivil halka (ki bu sivil halk kürt!) zarar verdiğini, böyle bir zararın ortaya çıkmaması için tehlikeli bölgeden halkı çekmenin gerekliliğini ve çatışmalar sonucu zarar almış binaların yıkılması gerektiğini söylemiş. kimse kürtleri yakıp yıkmıyor, başlıktaki mananın aksine.
eğer ilgili konuşmayı okuyup da bu başlıktaki anlamı çıkaran varsa... ne desem bilemedim. başta ailesi olmak üzere eğitiminde yer almış herkesi ağız dolusu tebrik(!) etmek gerek.
tanım: bir konuşmada yer alan kelimelerden toplama oluşturulan cümle. zeki halkımız bunları yemez.
starbucks
frappuccino'sunu çok özlediğim ancak 3 yıldır uğramadığım kahveci.
"hayatımızın her alanında varlar, boykot işi çok saçma" diyenler de var elbet. kaçabildiğimden kaçıyorum işte; starbucks'ta frape içmezsem ölmem herhalde.
istanbuldaki bütün kahve zincirlerinde frape içtim ama hiçbiri beni starbucks'ınki kadar mutlu etmedi malesef. üzülüyor insan.