geceye bir söz bırak
-
https://www.youtube.com/watch?v=AT8gW0vTkfA
"(...)Sonra yakalanması zor bir hareket yapıyor. çenesini hafifçe öne çıkarıp belli belirsiz başını sallayarak gözlerini kapıyor ve saçını kulağının arkasına atıyor. Zarifçe başkaldıran bir hareket. Neye isyan ettiğini bilemiyorum. Hayata mı? Gerçeklere mi? Saraya mı? Yalnızca iki saniye süren bir hareket ama sanırım dört yüzyıldır ilk kez âşık olduğumu itiraf etmemi gerektiren an bu.
Yaptığı bir hareket yüzünden birine âşık olmak garip gelebilir ama bazen bir insanın kim olduğunu tek bir anın içinde anlayabilirsiniz. Bir buğday tanesini inceleyerek bütün bir evreni anlayabileceğiniz gibi. ilk görüşte aşk diye bir şey var mıdır, yok mudur, bilmem ama bir anda aşk diye bir şey mümkün. (...)"
(Zamanı Durdurmanın Yolları - Matt Haig - sayfa: 237) -
"(...) Fellini'nin Ruhların Juliette'i isimli filminde, genç kadının ölümcül yalnızlığı, tümüyle inzivanın karşıtını ifade eder: Juliette, boğuntulu bir yaşam içinde, başından beri aradığı şeyi sonunda bulur: Saf benliğini, kendini... Yüzünü seyirciye doğru çevirdiğinde, onu çağıran 'dostlar'ın sesi senaryo kişilerinin birinden değil, reel evreni dolduran ekran karşısındakilerden gelir. Yalnızlığın en dip noktasına vardığı an da, karakterin fantazmik evreniyle reel olanın birbiriyle acımasız biçimde kesiştiği bu andır. Juliette o anda bir senaryo kişisi olduğu kadar, aynı zamanda kendi özgül kurgu dışı gerçekliğinin de farkına varır. Yaptığı bu beklenmedik keşiften ötürü sarsılır. çünkü seyirci, onu ve bedenini sadece bir senaryo kişisi olduğu için değil, gerçek kişiliğiyle de dikizlemektedir. Bu 'özdüşünümsel uyanış'ın sonunda, Juliette, düşün ya da onu tutsak almış olan yanılsamanın totaliter evreninden çıkarak yeniden kendi imgesine kavuşur. Ancak acı verici bir deneyimdir bu. 'Onun için her şey olacağım. Ve o benim tüm yaşama evrenim olacak' dediği ve kendini gönülden adadığı evlilik deneyimi bile, bu açıdan bakıldığında gerçek hayattaki sahici kimliğine yönelik ürkütücü imalarla doludur. Her şeyin görünüşün kusurlu aydınlığı içinde yitip gittiği bir dünyada, voyörist arzunun parıltısı da mutlak bir tuzaktır kahraman için...Kendine dışarıdan, seyircinin voyörist arzusu ekseninden bakan Juliette için artık saydam bir benliğin sınırsız yayılımı olmaktan öte bir varoluş tarzı yoktur. Kelimenin tam anlamıyla diasporik bir öznedir artık, kurgusal bir senaryonun parçasıyken bile gerçek kimliğini gizlemesi, gözden kaybolması olanaksızdır. Nasıl ki Bergman'ın Persona'sındaki tiyatro aktristi sahnedeyken bu umut kırıcı özdüşünümsel uyanışlardan birine maruz kalıp da sonrasında kendini dış dünyaya tümden kapatarak gereksindiği kısa süreli mesleki molayı inziva zannederek kendi kısır yalnızlığında katlanılmaz bencilliğini keşfetmişse, Juliette de beyaz perdedeki sonu gelmez sürgünlüğünde kendi aurasına hayat veren seyircinin aslında voyörist ilgisinin doymak bilmez bir iştaha varan boyutlarını keşfeder (...)"
(şovenist inşa - Hüseyin Köse - Sayfa: 402-403) -
Hangi platformda seslendirebilirim? Ben de seslendircem Timuçin'den ne eksiğim var :)
"(...) Seni sevdiğimi sana söyleyemedim
Kimselere söylemedim seni sevdiğimi
şehri baştan başa dolaştım
Yüreğimi baştan başa
Dere tepe düz gittim
Kendi kendime ağladım
Ağladığımı kendime söylemedim
Kendimden sakladım seni sevdiğimi
Rüzgâra buluta söyledim (...)"
(Seni Sevdiğimi Kimseye Söylemedim - Bahaettin Kabahasanoğlu - sayfa:272) -
" Bedevi
ihtiyar bedevi adam çadırının girişinde durmuş, ay ışığı altında dalgalı kum tepeciklerine bakıyor. Ne tarafa dönülürse dönülsün manzara değişmiyor, rüzgârla onun dağıttığı kum haricinde hiçbir ses yok.
çadırının içinde oğulları ve yeğenleri iki batılı ve onların kılavuzlarıyla birlikte oturmuş, çayın sonunu içiyor, muhabbet ediyor, ara ara kahkahalara boğuluyor. Batılılar Amerika'dan gelmiş fotoğrafçılar, Bedevileri arayarak Rubülhali çölü boyunca yüzlerce kilometre seyahat etmiş bulunuyorlar.
Daha öncesinde, akşamın altuni ışığında, uzun boylu olanı onun eski mekanizmalı Lee-Enfield tüfeğiyle poz verirken bir fotoğrafını çekmişti. Artık pek fazla hatırlamadığı bir savaşta Britanyalılara yardım ettiği zaman tüfek kendisine onlar tarafından verilmişti. Oğulları onu her kullandığında ona güler, onu bir Kalaşnikof'a geçmeye ikna edememişlerdir. Adam inatçıdır, çelik mekanizmayı her çekişinde bir saflık olduğunu söyler.
Fotoğraftan sonra, ihtiyar adam her biri deve kamburu yüksekliğinde ama daha düz olan ufak kum yığını tepeciklerine çevirmişti tüfeğini. Bunları böyle yapan rüzgârdır, demişti ihtiyar adam. Ufak tepeciklere hep birlikte bakıldığında bazı tepecikler düzleşip yenileri çıkarken, bunların tamamı çöl zemininde tek yönde hareket eden tek bir canlı varlık gibidir.
iyi bir fotoğraf çıkabilir bundan, der adam.
Batılı kafasını sallar, kamerasından bakmaya başlar; ihtiyar adam yemen otunu çiğnemeye devam eder. Sonunda batılı ona doğru döner ve sessizce, bana dünyanın güzelliğini gösterdiğin için teşekkürler, der.
ihtiyar adam tepecikleri bilhassa özel bir şey olarak düşünmemiştir ama evet, batılı onların fotoğrafını çektikten sonra, ne kadar güzel olduklarını görebilmektedir. Batılının teşekkürüne nasıl karşılık vereceğini bilemez bu nedenle gülümsemekle yetinir.
Ama şimdi, ayın aydınlattığı kumlara baktığı sırada şöyle düşünür: Sen tümseğin oraya geldin, ben de seni bir yabancı olarak karşıladım. Hepimiz birbirimize yabancıyız; birbirimize verebileceğimiz tek şey, dünyadaki güzel şeyleri nasıl gördüğümüzü göstermektir. Bu uçsuz bucaksızlığı kaldırılabilir kılan tek şey budur."
( Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe - Justin Ker - Sayfa: 135, 136) -
"(...) Hepimiz birbirimize yabancıyız; birbirimize verebileceğimiz tek şey, dünyadaki güzel şeyleri nasıl gördüğümüzü göstermektir. Bu uçsuz bucaksızlığı kaldırılabilir kılan tek şey budur."
Kainattaki bütün sanat dallarının anlamını ve önemini ifade eden bir söz niteliği taşıyor gibi.. -
https://www.youtube.com/watch?v=OY2Zp1MlpuE
https://www.sondakika.com/haber/haber-11-gun-kaldigi-enkazda-sahibinin-elleriyle-15644381/
" ikinci Dünya Savaşı sırasında, 1940 - 1944 döneminde Avrupa müzelerinin hava saldırılarında 17 dinozor iskeleti tahrip edilmiş. Bu çifte cinayeti kafamda apaçık canlandırıyorum, paramparça olmuş cansız kemikler, kaburga ve belkemiklerinden oluşan o Eiffel kulelerinin enkazları. Hiçbir hayvan bunu yapmaz. Milyonlarca yıldır zaten ölü olan birini ikinci kez öldürmek, kafatasının kara kutusundaki tarih öncesi dehşeti yeniden uyandırmak...
Savaş döneminde ölen hayvanların cesetlerini sayan olmuş mudur acaba? Milyonlarca serçe, kuzgun, nar bülbülü, tarla faresi, parçalanmış tilkiler, küle dönüşmüş keklikler, sıçanlar, köstebeklerin yıkılan sığınakları, kendilerinin devasa benzerleri olan ağır zırhlı tankların altında ezilen hafif zırhlı kaplumbağalar...Hiç kimse hiçbir yerde bu ölümlerin dökümünü yapmamıştır. Savaş esnasında, hava saldırıları esnasında hayvanlara neler yaşattığımızı ciddi olarak hiç düşünmemişizdir. Nereye saklanırlar, Darwin'in notlarında onlara verdiği isimle bizim 'dert ortağı kardeşlerimizin' 'vahşi' beyinlerinde neler olur?
Doğa tarihini seviyorum ama müzelerini değil. Onlarda doğal bir şey göremiyorum. Sonuç olarak onlar müzeden ziyade birer mozole. içi doldurulmuş antiloplar, tibet sığırları, porsuklar, geyikler ve gergedanların bulunduğu bir yere başka ne denilebilir ki? Hayvanat bahçelerinde de gerçek, katıksız bir mutluluk hissettiğimi söyleyemem. Ama insan her zaman onları en az bir defa ziyaret etmek zorunda kalır çocukken çünkü ebeveynler çocuklarının, hortumunu yorgun argın savuran fili veya leş kokan kafesinde huzursuzluk içinde dolaşan kurdu görmeye can attığından emindirler.
Filin derin hüznünü hiç unutamıyorum, neredeyse kahrolmuştum (yaşadığım krizlere bir tane daha eklenmişti), sonra pis betonun üzerine uzanmış siyah pumanın üzüntüsünü, kaplanın misafirlerini karşılayıp uğurlarken saklayamadığı bezginliğini... çıkışta içimi hayvansı bir hüznün kapladığını hatırlıyorum. Bu hüzün, yemin ediyorum, insani hüzünden çok daha yoğun, dilin süzgecinden geçmemiş, dillendirilmesi imkansız ve dillendirilmemiş bu hüzün vahşi çünkü dil, nihayetinde hüznü rahatlatır, yatıştırır, onu zararsız hale getirir, kanını akıtır (...) "
(Hüznün Fiziği - Georgi Gospodinov - Sayfa: 158, 159)
Hayvanların şuram acıyor, kurtarın beni diyecek bir dili dahi yok! -
" Mart, senenin bu bahar ayı, velev birkaç günlük güneşli, parlak günleriyle cidden vürudunu tebşir etmeye başladı, hatta badem erik gibi bazı aceleci ağaçlar bile çiçeklerini açtılar.
Artık denilebilir ki senenin kokulu çiçek ayındayız, çiçeklerden pek ince zevklerle mütehassis olanlar gözlerinden, odalarından onları daima ayırmak istemezler, hatta bazıları onlardan türlü türlü manalar çıkartırlar... çünkü onlara göre çiçekler lisan -ı hal ile adeta konuşurlar... Hatta fransızların pek meşhur şükufe-perestlerinden Matmazel Clarisse Jurenvinil çiçeklerin başlı başına tabiatta bir 'langue' (dil) teşkil ettiğini oldukça büyük bir ciltle yazmadı mı?... Acaba bu baharda bize çiçekler ne söylüyorlar, geçen baharda olduğu gibi her halde bir 'if' (porsuk ağacı) gibi bize daima 'mahzuniyet' (tristesse) mi ilka ediyorlar? Bir fransız şairi:
' Daima yeşilliğini mufaza eden ağaçları, çiçekleri sevmem, çünkü onların yeşillikleri içinde daima bazı siyahlıklar, gölgelerinde soğukluk, yapraklarında sivri bir dikenlik vardır. Hem onlar tabiatta hiçbir şey kaybetmeyen , hiçbir şeyden korkmayan gibidirler. Daha doğrusu onlar bana hissiz görünürler. işte bunun için onlar beni o kadar alakadar etmezler. '
diyor. Hakikaten öyledir. Yaz ve kış yeşilliğini muhafaza eden ağaçlar dehrin şedaidine karşı bi-hiss kalmış zi-ruh vücudlara benzemezler mi? (...)"
(Türk çiçek Kültürü üzerine Cevat Rüştü'den Bir Güldeste - Nazım H. Polat - Sayfa: 97) -
"(...) Hayatın geçiciliği gerçeği, insanın içinde sonsuzluk istiyorum diyen sesle karşılaşınca kişiyi incitiyor. Bir acı kaynağı oluyor. Deprem öncesinde de zaten bu gerçekle yaşayan, ölümü gündeminde tutan insanlarda geçicilik gerçeği onulmaz yaralar açmıyor. Sadece insanı yaratıcısına daha çok yakınlaştırıyor. O'ndan daha çok medet arar hale getiriyor. ölümle yüzleşmek, bizi O'nu daha çok düşünmeye, hayatın içine daha çok katmaya, O'nu hesaba katarak yaşamaya sevk ediyor.
ölümden sonrasını yokluk olarak algılayan, ölümü ve hayatı Yaratıcı'dan bağımsız biçimde düşünmek isteyen insanlar için ölümle burun buruna yaşanan şu günler, duygularda tam bir incinmeye, yaralanmaya, dayanıksızlığa ve kimsesizlik hissine yol açıyor.
özetle deprem, insanın dünyasında önemli bir yer tutan her şeyin kontrol altında tutulması ihtiyacını, ölümü, ölümün ve hayatın anlamını, hayatın geçiciliğini, kısaca hayat ve kainatla ilgili birçok kavramı yeniden düşünmeye itti bizi.
Kendi benliğimizin, arzularımızın, narsisizmimizin ürettiği anlamların ne kadar kof olduğunu gösterdi. Yaratıcı'nın belirlediği kavramların mutlak gerekliliğini fark ettirdi.
Kimi insanlar da bu kavramsal kırılmalardan rahatsız oldu. Benliğine, narsisizmine tutkun, kendisini dayanak noktası alan insanlar, bir hiç olduklarını anladıklarında ve kendilerinde medet bulamadıklarında benlikleri incindi. Hayatlarına katmadıkları Yaratıcı'ya öfke bile duydular. Aslında öfkeleri kendi acziyetlerine ve hiçliklerine yönelikti. Bu kişilerin yeni kavramsal değişimler yaşaması zor gibi görünüyor. Tutkun oldukları benlikleri buna izin vermeyecektir. Her ne kadar içsel sesleri onları mutlak bir varlığa çağırsa da... Büyük bir ihtimalle bu sese kasten kulak tıkayacaklar. (...)"
(Yakınlık - Mustafa Ulusoy - Sayfa: 182, 183)
Bunları yazana şu şarkıyı armağan ediyorum:
https://www.dailymotion.com/video/x2wxla