devam etmeniz halinde bu veri kaldırılacak.devam etmek istediğinizden emin misiniz?

  1. Mehmet Günsür'ün çok coni,"lanet olsun dostum senin derdin ne?" dublaj cümlesinin tonlamasını hatırlatan bir ses tonu (bir Sait Faik Abasıyanık hikayesinin kasaba atmosferi oluşturulmak istenmişse diye varsayıyorum, ı-ıh Mehmet Günsür başrolde olmamış.) var. Nihayetinde adam ses tonunu değiştiremez. Anladığım kadarıyla filmde canlandırdığı karakter kırklara karışmış bir meczup. Sanki Timuçin başrolde olsaymış daha iyi olurmuş, daha iyi oynardı.
    avatar
    02.10.2017 - 00:40
  2. Tuzla sahilinde çekilen filmin martılarının kalabalık görüntüsünü yakalamak için 50 kasaya yakın hamsi kullanılmış. Gazetede küçük, kupür niteliğinde haberler de olmasa filmden hiç haber alamayacağız. Haberi okumayanlar varsa bilgilendirmek istedim. Yine "laf ola beri gele", magazin sayfasındaki kalan yerleri doldurmak amaçlı bir haber ama olsun.

    Bu martıgiller de pek bir hin oğlu hin. Bireysel avcılığı tamamen rafa kaldırmışlar, otlakçı olmuşlar... Bir gün denizde, suyun yüzeyinde, bir o tarafa bir bu tarafa giden martı görmüştüm. Belli ki balık avlanma pususuna yatmıştı. Aradan yarım saat (belki de bir saat) geçtikten sonra ancak balık avlayabilmişti. Emeğinin karşılığını aldığını görünce sevinmiştim. Sevinmez olaydım. Ne olduysa oldu, gökten on, on beş tane martı indi. Aralarından bir tanesi bizim şavalağın ağzından balığını kaptı. Meğer yükseklerde bir yerde, "aramızdan bir şavalak çıksın, dakikalarca balık yakalamak için uğraşsın, biz de bir güzel ondan çalalım" sotesine yatmışlar...Dreamworks, yemeği çalınan şavalak martının animasyon filmini yapsın. O kadar acıklıydı durumu.
    avatar
    20.11.2017 - 00:33
  3. Arka Pencere'de şöyle bir yorum: Mehmet Günsür'ü "Martıların Efendisi" olarak izleyeceğimiz film, nasıl bir "aşk"la baş başa bırakacak bizi bilmiyoruz!

    Cık cık cık... O kadar heyecanla beklediğim dergi nasıl oluyor da benim Timuçin'inimin filmini küçümsüyor?? ! Daha da almam :)

    önsezileri aşırı kuvvetli yükselen burcum akrebe danışaraktan söylüyorum; bence şöyle bir aşk izleyeceğiz: Nell (Bige önal)ve Yağmur Adam (Mehmet Günsür) aşkı..

    https://pbs.twimg.com/media/DL5ag8EW4AEedta.jpg

    Fotoğraflara bakacak olursak Timuçin'in büründüğü karakter hakkında hiiiç ümidim yok. Yörenin ihtiyar heyetinden esnaf, manifaturacı Emmi Efendi felan mı? En son paleozoik zamanda sevişmiş ve paleozoik zamandan beri de "aşk"tan elini eteğini çekmiş bu Emmi Efendi sanırım...

    Not: Neden "Yağmur Adam" çağrışımı yaşadım? çünkü hem "Yağmur Adam" hem de "Martıların Efendisi" tamlamaları deyim aktarması içermekte. Ve yine akli dengesi yerinde olmayan karakterler her ikisi de. "Martıların Efendisi" otistikse eğer neredeyse tekrara düşeriz, benden söylemesi.
    avatar
    04.12.2017 - 00:45
  4. https://i.pinimg.com/originals/7b/32/c7/7b32c735a4146a3f1d54d2b779dd9e48.jpg

    "insanların gözleri ara sıra dalgınlaşır ya, gizli ülke orasıdır işte"

    http://cdn.skim.gs/image/upload/v1456344687/msi/timeless-leo-dicaprio-gilbert-grape_eh42mz.gif

    Eğer ki, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan What's Eating Gilbert Grape'de olduğu gibi, küçük erkek kardeşin hep masum ve çocuk kalmış aklı üzerinde durulacaksa şöyle bir replik de kullanılabilirdi:

    "I don't know whether you've ever seen a map of a person's mind. Doctors sometimes draw maps of other parts of you, and your own map can become intensely interesting. But catch them trying to draw a map of a child's mind, which is not only confused, but keeps going round all the time. There is zig-zag lines on it, just like your temperature on a card. And these are probably roads in the island, for the Neverland is always, more or less, an island" (The Boys Are Back )

    çünkü sevgili Mehmet "Ada" öztekin, insanların gizli ülkesi ya da gizli adası, çocukluktan şimdiye değin zihin haritasında yerini hiç unutmadığı ve hep hatırladığı kendi Neverland'idir.
    avatar
    11.12.2017 - 01:04
  5. Detaycı bir başak burcu insanı olarak elbette ama elbette filmdeki mantık hatalarını sıralamam farz:

    1- şenol, düzeldikten ve normale döndükten sonra, dul komşu kadınla imam nikâhı kıydırtan dar dünya görüşüne sahip ailesiyle yaşarken, abisinin beyaz eşya dükkânının kasasına bakarken bohemliğin b'sini bilmezken; nasıl oluyor da deliyken bohem bir adamdı? Bohem yaşamayı hiç bilmiyordu ki! Mef'in, şenol'dan daha çok gideri var :)

    2- Son sahne öeh yaniydi. şenol'un yırtık pırtık pelerinini tekrar giydiğinde, bir anda normalken tekrar delirmesi ve deliliğine ait tiklerini yapmaya başlaması nükseden şizofreniden daha çok nükseden egzorsizm gibiydi :) Pelerini veren Suphi'nin intihar eden şenol'a hiçbir müdahalede bulunmaması sahnenin saçmalığının üzerine tüy dikti. Hiçbir insan intihar eden bir kişiye karşı kayıtsız kalmaz ki.. Deli güllabicisi Suphi, bir kişinin intihar etme hakkına saygı gösterecek incelikte biri de değil ki ! şenol'u derdest edip,refleks olarak direkt şakir'i aramalıydı.

    3-Lobotomivari ilkel elektrik verme tedavisi de mantık dahilinde sayılmazdı.

    4- 90larda düşünce suçundan dolayı işkence görmek var mıydı yahu? Varsa ben hiç duymadım.

    Filmde mantık hatası içermeyen sahneler de vardı tabi; hayatında hiç (ya da hemen hemen hiç) sevişmemiş Mef'in, yoğun heyecandan dolayı neredeyse bir dakikadan daha kısa sürede boşalması mantıklıydı :)
    avatar
    25.12.2017 - 00:54
  6. çok, pek çok film izleyen biriysen bir filmi izlerken başka başka filmlere doğru, o serbest çağrışımdan bu serbest çağrışıma doğru at koşturmamak imkansız. Filmi izlerken hangi filmleri mi yad ettim? Sıralayayım:

    - Anlat istanbul
    - Lady in the Water
    - Ondine
    - Yeditepe istanbul (Ali karakteri)
    - Hatta, bir televizyon filmi olan Muhallebicinin Oğlu

    Ama en çok Don Juan DeMarco'yu hatırladım filmi izlerken. Martıların Efendisi, Don Juan DeMarco'nun sosyal içerikli haliydi bir bakıma.. Ahanda Mehmet Günsür:

    https://i.pinimg.com/736x/51/bb/18/51bb1812408102ecf6db6febbb4afd83--romantic-movies-johnny-depp.jpg
    avatar
    25.12.2017 - 01:21
  7. Film ile alakalı çıkarımlarım bitmiyor :)

    Ek çıkarım 1: Mehmet Günsür yerine Arda Kural oynasaymış daha iyi olabilirmiş. Kendini oynardı.

    Ek çıkarım 2: Yaa çok güzel şarkı

    https://www.youtube.com/watch?v=YC7VEnYS6Mg
    avatar
    25.12.2017 - 01:31
  8. Müslüm filminin fragmanı sunulunca, Timuçin'in varlığının hâsıl olmasıyla trambolin üzerinde zıplıyormuşum gibi bir heyecan (Timuçin'in varlığının benim duygu sözlüğümdeki; nesnele daha yakın olan ifadesi budur) tüm bedenimi sarınca, geçen pazar gecesi, film hakkındaki daha demli düşüncelerimden bahsedemedim, boşladım. Bari bu gece, aklıma takılan noktaları madde madde(her zaman olduğu gibi)yazayım:

    1- https://www.youtube.com/watch?v=Mps0mJ9Gv80
    Which would be worse, to live as a monster or to die as a good man?

    Bizim şizofren şenol'un, intihar etmeden öncesindeki o yinelenen delilik hâli yoksa yalan mıydı? Yeniden ve her an delirebileceğini hissedip, bir monster gibi yaşamaktansa ölmeyi mi yeğledi?

    Mehmet Günsür, kolaya kaçıp, hastalığın doğası itibarıyla tehlike barındıran bir şizofren hastasını mimikleri esir alan otizm hastalığına sahip otistik (Yalnız söylemek isterim ki, ağzını yamultup, yan yan, tuhaf tuhaf bakarak ne şizofren ne de otistik oluyorsun, olsa olsa inandırıcılığı sıfır kötü oyuncu oluyorsun. Buradan Mehmet Günsür'ün kusursuz, mükemmel bir oyunculuk sergilediğini düşünenlere de selam olsun. Hıh!) gibi canlandırdığı için izleyenler Mef ile masumiyet kavramını yan yana getirmişler. Hangi masumiyetten bahsediyoruz? Cafer'in karnından sokup sırtından çıkardığı bıçakla hepimize bir monster olduğunu yeteri kadar ispat etmedi mi? Hastalığı ilaçlarla kontrol altına alınmamış her şizofreni hastası potansiyel monsterdır.. (çok yakın bir zaman önce, ilaçlarını almayan şizofreni hastası bir oyuncunun kendi öz babasını öldürdüğü haberini ve bu gibi haberlerin türevlerini okuduk, okuyoruz hep) Cafer'in, kahvehanesinin önünde süper mini eteğiyle (Cafer'in kahvehanesinin olduğu varotik atmosferli yerdeki "seyyar manavdan hıyar alan süper mini etekli kadın"ı ben ilk gördüğümde Cafer'in fantezisi zannettim. Hatta "deli şenol'un halüsinasyonları bitti, şimdi de Cafer'in fantezilerini mi izleyeceğiz?!" hayıflanması da yaşadım içten içten. Meğer o kadın hayal değil gerçekmiş. Türk dizi ve filmlerindeki mantıken fukaralıkları tek tek sıralayacak olsak en az on sayfa yazı yazmak gerekir. O nedenle parantezi de burda kapatmam gerek.) seyyar manavdan alışveriş yapan kadın hakkındaki sapık ötesi sesli düşünceleri ile, "bu herif ileriki bir sahnede geberecek, onun için üzülmeyin" mesajı vasıtasıyla seyircinin düşünceleri üzerinde doğrudan hakimiyet kurulmak istenmiş olsa da, Mef'in cinayetinin caniliğini hiçbir şey eksiltmedi.

    2- "(...) Kadın daha sahici bir karakterdir ama bu sebepten olmasa gerek. Onun da sonrası tuhaf bir belirsizlikle maluldür. şenol'la ve başkalarıyla ilişkilerinde ikna edici olmayan bir yan vardır(...)" denilmiş Arka Pencere'de.

    Allah aşkına şenol'un hangi karakterle muallak olmayan bir ilişkisi vardı? Varsa göstersinler. En başta abisiyle olan ilişkisini ele alalım: Aileden kalma, in cin top oynayan bir tersaneler bölgesindeki evde kardeşini vebalıymış gibi tecrit eden şakir'in gerekçeleri neydi ki? (Bunlar anlatılmadığı için hep seyirci boşlukları doldurmakla mükellef)şakir'in küçük dünyasında, kararlar alırken; ilaçlarını almayan bir şizofren hastasıyla aynı evde yaşarken, uyumadan önce kapısını kilitlemek gibi etkenler değil de, daha çok "elalem ne der" faktörü belirleyici olmuş olmalı... Akıl hastanesinde, bir yere varmasını beklediğim (ama varmayan) tahta kıymığı muhabbeti (Neden hep Timuçin'e kıymık muhabbeti yazıyorsunuz? Faryalı'nın da buna benzer bir repliği vardı), Mef'in "Efendimize söyleyeceğim, seni de kurtaracak" demesiyle son buluyordu. Demek ki Mef deli meli ama abisinin kurtulmak istediği derin bir "vicdan azabı"nı görebiliyordu.. Son sekansın öncesinde, şenol'un "Senin suçun yok" notu da dış kapının mandalı, imam nihakıyla evlendirildiği kadına değil direkt abisine bıraktığı "intihar mektubu" niteliği taşıyan bir nottu.

    şakir, kendi bildiği şekilde şenol'u hayata kazandırmak istese de, kardeşinin iyileşme sonrasındaki fotosentez dönemi de, deli hali de; her ikisi de kayıp bir hayatın izlerini taşıyordu. şenol'un zaten bir sonu yoktu. En çok intihar ederek abisinin vicdan azabının katlanarak büyümesine neden olması üzdü beni. Ben, bir tek Timuçin'ciğimin canlandırdığı karakterleri özdeşleştirip, o karakterler adına üzülürüm. ötesi beni ilgilendirmez.

    şenol'un abisiyle olan ilişkisini yeteri kadar ele aldık. şimdi de Birgül ile olan (ya da olamayan) ilişkisinin teferruatlarına inelim: Filmin tanıtımlarında hep bir "aşk" söylemi mevcut. Ben maalesef ki aşk adına hiçbir şey göremedim... Düşsel masal anlatımı düzleminde bir mukayese yapacak olursak, büyük bir merakla beklediğim "The Shape of Water"daki deniz canavarı ile dilsiz bir kadının aşkı, aşk hakkında daha çok söz sahibi bir filmmiş gibi gözükmekte.

    Birgül ile Mef'in aşkı daha çok "minnet" üzerine kuruluydu. Birgül'ün Mef'le durup dururken sevişmesi, "bu adam deli meli ama hayatımı kurtardı, verecek bir şeyim de yok ama ona bir iyilik de yapmalıyım" alt düşüncesiyle gelişmiş bir sevişmeydi. Bana aşağıdaki sahneyi anımsattı:

    https://www.youtube.com/watch?v=XtduKM28ohU :)

    3- Film, detaylarla yaşayan benim gibileri için mantıken yoksunluklar rezerviydi. En dikkatimi çekenlerden birine değineyim: şenol'un tecrit evinde, Kral Arthur kılıcı gibi kılıcın, miğferi gibi miğferin, Kate and Leopold filmindeki Hugh Jackman'ın kıyafetleri gibi kıyafetlerin, Birgül'e giydirdiği Anna Karenina'nın geceliğinden bozma duruşlu elbiselerin ne işi vardı?? Bu tip eşyalar, alet edevatlar aslında Mef'in deli olmadığını, başka geçmiş hayatlara gidebilmesini sağlayan solucan delikleri bulduğunu düşündürdü izleyiciye, neredeyse... Hele ki en son, tersanedeki gemilerin birer birer ışıkları yanınca, yanan ışıkları şenol'un şizofren gözünden görmek istemedik. "Solucan deliği"nin vesile olduğu mutlu son, Mef'in gerçekten de efendisiyle bir başka evrende buluşma ihtimalinin var olması dileği içimizden geçmedi desek yalan olur :)
    avatar
    15.01.2018 - 02:08
  9. Dağınık düşüncelerimi toparlayan, bütünleyici "özet geç" kapsamlı fikri cümlelerimi de yazmam gerek: Bu film, Sait Faik'in yazdıklarındaki gibi bir sandalla hayli uzaktaki, içinde kimselerin olmadığı bir adaya doğru yola çıkmak, fakat adaya çok yaklaşmışken birden çıkan rüzgâr, bastıran yağmur... Metaforik bir anlatım oldu.. "çok yaklaşılan"; amaçsallık, "birden çıkan rüzgâr ve bastıran yağmur" ise anlatılmak istenilenin anlatılamamasına sebep olan anlatımsal eksiklikler.
    avatar
    22.01.2018 - 01:03
  10. Vincent Van Gogh, kardeşi Theo'ya şunu yazar: "Kimi insanın ruhunda yüce bir ateş yanar ama kimseler gelmez ısınmak için yanına ve geçmekte olanlar bacadan çıkan bir parça dumana bakarlar sonra yollarına giderler."

    Birgül de kendi yoluna gidenlerden... Eğer biraz daha film hakkında fikir yorarsam yakında tez yazacağım :)
    avatar
    22.01.2018 - 01:12