devam etmeniz halinde bu veri kaldırılacak.devam etmek istediğinizden emin misiniz?

  1. Acılar içinde inleyen kadının sesi kesildi.
    Jilet izlerinin hakim sürdüğü ellerini kulaklarından sonunda ayırabilmişti Mustafa. Sekiz
    metrekarelik bir karadeliği andıran hücresinde, yer döşeğinde oturuyordu. Yan hücresinde
    kalan kadının, bugün, kaçıncı kere seviştiğini bilmiyordu. Ya da daha doğrusu sayamıyordu
    artık. çünkü aklın ve zamanın ters raylarda ilerlediği cezaevlerinde, tecavüzler ve işkenceler
    artık kaderin ta kendisi oluveriyordu. Uzunca düşünmüştü Mustafa, cezaevi kavramını- 244
    gündür ağlayan duvarlarla dost olduğunuzda, düşünecek çok vaktiniz oluyordu nitekim- ve bir
    karara varmıştı. Cezaevleri, insanların ıslah edilip çıktıkları bir yer değil, tam tersi bütün
    günahları ile baş başa kaldığı ve ona azap veren gardiyan görünümlü zebanilerin bulunduğu
    bir yerdi. Ama artık hiçbir şey düşünmek istemiyordu Mustafa. Uğradığı ihanetleri, çektiği
    acıların insanları umursamasını… attığı her çığlığın sadece tanrıya kelimeler sarf edilmeden
    edilmiş bir beddua olmasından nefret ediyordu edebiyat öğretmeni ve romancı Mustafa.

    ***

    Tek bir güneş ışığı almayan hücresinde Mustafa, ayaklanıp kan rengine bandırılmış döşeğini
    kaldırdı. Altında kaç gündür sakladığı dışkısı yer alıyordu. Eliyle, kuruyup kurumadığını
    kontrol ettikten sonra arasından saman taneciğine benzeyenleri ayıklayıp, dışkısını yer
    döşeğinin altına geri bıraktı. Kendisi hapsedilmişti ama kalemin asla hapsedilmeyeceğini
    biliyordu Mustafa. Bu yüzdende, dişleri ile ellerindeki kabukları kazıyıp, onları doğal haline
    kavuşturdu. Ellerinden, zemine damlayan kan damlalarını izlediğinde aklına 244 gün öncesi
    geliyordu. Anıları ile yaşamaktan sıkılmıştı. Bütün anılarını hatırlamaktan, tarif edilemez bir
    öfke duyuyordu. Sadece bir tanesine yaşam olanağı veriyordu lakin. ilk ve tek oğlunun
    boyama kitaplarını. Oğlu her akşam yanına o masum ve hayattan habersiz gülüşü ile yanına
    gelirdi. içlerini boyayarak ezberlediği kelimeleri babasına gösterirdi. Boyadığı ilk tümce ise
    Mustafa'nın hatırladığı kadarıyla “Adalet” idi. Bazı kelimelerin gerçekten de içi boyanarak
    ezberletilmesi gerektiğini ise 244 gün sonra anlamıştı Mustafa. Parmaklarının arasında
    bekleyen bir saman tanesini ele alıp, kanayan yarasının üstüne bandırdı. Yazarların
    mürekkebi, cezaevlerinde ellerinden akan kan damlaları olacaktı uzunca bir süre…
    Sebepsizce. Alt dudağını, üst tarafındaki dişleri ile buluşturup, samanı iyice kanayan
    mürekkebine dokundurdu. Saman tanesini geri çektiğinde ise alnında akan acı ter tanelerini
    elinin dışı ile silip, yüzükoyun bir şekilde yere uzandı. Siyah, beton sayfasına yazacağı ilk
    kelime Umut olacaktı. “U” harfini yazdıktan sonra, samanı bir kere daha mürekkebine
    bandırıp, geri kalan harfleri tamamladı. Yerde artık kanayan dev harflerle “Umut” yazıyordu.
    Zira sekiz metrekarelik bir kapalı kutuda yapılacak tek şey umut etmekti.

    ***

    -Kararmış hayatların eşiğinde yaşamak için gün sayıyoruz diye düşündü ismail.
    Kendi hayatının vedasına günler değil, dakikalar kalmıştı. Söyleyeceği sözler, birkaç
    dakikasını alacaktı çünkü.
    Babasının binlerce yıl öncesinde yapamadığını o yapacaktı. Tanrıya kendini kurban edecekti
    bir peygamber edasıyla. Adını Dolmabahçe'den almış bir sarayın ve bir caminin ortasında,
    beyaz zeminli mermer taşlarının üstünde duruyordu. Gözleri, karşısında hırçınlaşan deniz
    dalgalarına kenetlenmişti. Denizin bu hıncı ve öfkesi, duygularına tercüman oluyordu. Anlam
    veremediği bir zevkte duyuyordu. Sevgi, barış ve umut barındırmayan her insandan nefret
    ediyordu ismail. Ve bu nefreti yazıya dökmek istiyordu, harfleri okumayı sökmüş bir ilkokul
    çocuğu edasıyla. Lakin yazamıyordu ismail. Berbat bir yazardı. Bunun içinde yaşamını
    sonlandırmak istiyordu. Başarısız her yazarın, yaralanmamış bir ruha sahip olduğunu düşünüyordu. O yarayı açabilmek ve derinleştirmek içinde ölmesi gerekiyordu. Belki böylece,
    yazıyla duyuramadığı sitemlerini, ölerek duyurabilecekti. Ya da hayatla olan acı sevişmelerini
    sonlandırabilecekti.

    ***

    Cezaevinde olmanız için bir sebebe gerek yok. Eğer azınlık bir ırka mahkum bırakılmış
    iseniz, bu bile bir neden demekti. Acıları içinde inleyen ve Mustafa'nın yan hücresinde kalan
    kadının ismi Sarin'di. Ermeni bir terzinin kızı. Suçu ise bilinmiyordu. Belki Ermeni olması bir
    ipucu olabilirdi. Onu düşünmek içinse artık çok geçti. çünkü Sarin artık neden burada
    olduğunu değil, buradan nasıl kurtulacağını düşünüyordu. 244 günlük mahkumiyet nihayet
    onu da etkisi altına almıştı. Adalet, sadece bir güzel hayal olarak kalacaktı. Nitekim, yarası
    kanayan insana, bu hale nasıl geldiğini değil, yaranın iyileşmesi için çabalanırdı.
    Her gün, her saat başı koridordan yankılanan bir çift postal duyduğunda amansızca çığlıklara
    boğulur Sarin. Hiç unutamadığı bir anısı ise, hücre kapısını ıslak elleriyle acıya boğan
    gardiyan gülüşleri. O andan itibaren sarf edeceği her çığlık, gardiyanlara eşlik ediyordu.
    Elinde, Sarin'in oğlunun resmini tutup, seçim yap diyen mahluklar ile yaşıyordu. iffetini
    korumak istediği her vakit, dayak yer. Zevk almadığı sevişmelerden ise sonra yine dayak yer.
    Sarin ise hiçbir şey düşünmek istemiyordu oğlu dışında. Geçen gece, elinde Sarin'in oğlunun
    çıplak resmi ile gelen bir gardiyan. şu sözleri sarf etmişti:
    – Sübyancı koğuşuna koyarım bunu! Adam akıllı dur, siktirtme belanı!
    Yer döşeğinin altından Sarin, sakladığı dışkısını eline alıp, kuruyup kurumadığına baktı.
    Kokusuna dayanamıyordu ama başka bir çarede bulamıyordu. Aralarından saman tanesine
    benzeyenleri ayıklayıp, dışkısını geri döşeğinin altına bıraktı. Ardından saman tanelerini uç
    uca bağlayıp, yarım daire oluşturdu. Bir ucunu sağ kulağından sarkan saç teline, aynı işlemi
    sol tarafına da uyguladı sonra. Artık boynundan samandan örülmüş bir saman topluluğu
    sarkıyordu. Derince bir nefes alıp, sutyenini ve yaralı donunu bedeninden sıyırıp, zemine
    bıraktı. Aklına sağ işaret parmağı takıldı. En uzun tırnağa o sahipti çünkü. Alt çenesindeki
    dişlerini, dudakları ile birleştirip, bacaklarının arasındaki müstehcen organın bir tık üstüne
    “U” harfini kazıdı tırnağı ile. Gözyaşlarına aldanıp, bırakmak istedi. Tekrardan çığlığa
    boğmak istiyordu hücresini. O an aklına gardiyan ve altı yaşındaki oğlu geldi. Bütün
    cesaretini toplayıp –m,-u,- t harflerini kazıdı son olarak. Bacaklarının arasından artık
    müstehcen duygularla kanamış umut harflerinin sözcükleri akıyordu. Birkaç dakika sonra ise
    feraset dolu bakışlarını yatağına doğru çevirip, yere doğru uzandı. Saman telini bağladığı saç
    tellerini yatağın ayağına bağlayıp, beklemeye başladı. Düşündü. Sevgi, barış ve umut
    kelimelerini. Ama sonuç nafile. Saçlarını daha da sıkı bağladı, boynu artık iyice gerilmiş, son
    nefeslerini veriyordu Sarin. Ardından düşünmeye başladı sevgi, barış ve umut kelimelerini
    uzunca…

    ***

    Yere doğru yavaşça eğilip, hocasının son derste kullandığı tebeşir ile yere “Umut” yazdı
    ismail. Ayaklanıp istanbul'u seyretmeye başladı yaşlı gözlerle. Bir tek seni özleyeceğim
    galiba dedi ve ekledi. Bağırarak. Hınçla:
    – Adalet bir gökkuşağı gibi olmalı. Bütün renkleri, bütün insanları içinde barındırmalıdır
    ayırtmaksızın. Dökülen bir umut damlası ve ışıldayan bir vicdan sözcüğü, bu adalet
    gökkuşağının renklerini oluşturur.
    Gözlerinin yaşını kurutmaya çalıştı ama başaramadı. istanbul'un zarafetini gözleri dolmadan
    izleyebilen bir insan tanıyamamıştı daha. Sağ elini parkasının cebine koyup, düğmeye
    basarak, akşam haberlerinin gözde adamı olmaya nail olmuştu.

    ***

    Kurumuş olan “Umut” yazısını izleyen Mustafa, sağ işaret parmağı ile harflere her
    dokunduğunda, yüzünü tuhaf bir gülümseme esir alıyordu. Bir anda, yan koğuşundan gelen
    sesle irkildi! Sonra gülümsemeye başladı, ona yakışırcasına. Bu sefer Azrail'in, Sarin ile
    seviştiğini bilmiyordu henüz. Saniyeler sonra gelen postalların sesi ile gülümsemesi eriyip,
    mutsuz bir hale büründü. Biliyordu çünkü, akşam vakti kapıyı çalmıştı. Akrep ve yelkovanın
    bile zulme karşı sessiz kaldığı, nedensizce birbirlerini kovalamadıkları zaman kapıya
    dayanmıştı. Gözlerini kısıp, eşofmanını aşağıya indirdi ve o çok sevdiği “Umut” sözcüğünün
    üstüne herkes gibi işeyerek, onu hapishane lügatinden çıkarmış oldu.

    ***

    -Neden burda olduğunu biliyon mu lan ibne?
    Sessiz kalarak en güzel cevabı vereceğini düşünüyordu Mustafa. Konuşursa da ne cevap
    vereceğini bilmiyordu. Burada neden olduğuna dair hiçbir fikri yoktu çünkü.
    -244 gün önce kendini patlatan bir orospu çocuğu yüzünden burdasın!
    Mustafa, gülerek muktedirlere en güzel cevabı verdiğini aklından geçiriyordu.
    -çocuk senin öğrencinmiş. Gebermeden önce de yazdığın romanın önsözünü söylemiş.
    TEM şubenin güzide komiseri Mustafa'nın sağ yanağının üstüne bir yumruk geçirerek
    gülmeyi sona erdirdi. Yere kalpaklanan Mustafa ayağa kalkarak gülmeye başladı. Komiser ise
    paketinden sigarasını çekerek dudaklarına yerleştirdi ve yanı başındaki gardiyana yaktırdı.
    -Gül sen amına koduğum ibnesi, gül! şu alet edevatı getirsene Remzi!

    ***

    Oturduğu her şişeden gülerek ayrılan ve şimdi eşofmanını yukarı çeken Mustafa, hücresinin
    zeminine yazdığı “Umut” sözcüğünü düşünüyordu. Ona belki de ümit ettiren tek şey buydu.
    Güzide komiser ise son hamlesini yapmak üzere DVD çaların düğmesine bastı. Küllükte
    yanan sigarasını dudağına geri kavuşturup, gardiyanı dışarı çıkardı komiser. Mustafa
    görüntüleri izleyince önce biraz şaşırdı, ardından 244 gündür hasret kaldığı eşi Sarin'i
    görünce onu yere yazdığı “Umut” sözcüğünden daha mutlu eden bir şeylerin olduğunu
    öğrendi. Yalnız, eşini gördüğü yer kendi hücresini andırınca kaşlarını çattı. Cezaevinde
    olduğunu bilmiyordu henüz karısının. Görüntüde, az önce komiser tarafından dışarı çıkarılan
    gardiyan belirdi. Elinde bir fotoğraf vardı. Kimin fotoğrafı olduğunu henüz anlayabilmiş
    değildi Mustafa. Gözlerini kısıp, konsantre olmaya çalıştı görüntüye. Oğlu olduğunu fark etti.
    Tekrardan gülmeye başladı. Birkaç saniye sonra ise gardiyan usulca üstünü ve pantolonunu
    çıkarmaya başladı. Anadan üryan hale gelene kadar… Ve son kez gülmüştü Mustafa. Azrail
    ile sevişen karısının olduğunu daha şimdi anlamıştı. 244 gündür inlemelerini duyup, zevk
    aldığı yan komşusu karsının ta kendisiydi. Anlık bir hızla gözleri fal taşı gibi açıldı.
    Kanlanmaya başladılar. Dişlerini ellerine geçirip, kurumuş kabukları tekrardan canlandırdı.
    Ardından avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Bütün dünyayı inletene kadar. çığlıklarına
    ise sadece komiserin sahte gülüşleri eşlik ediyordu.
    ***

    Güzide komiser, Mustafa'nın önüne imzalanması gereken ifadesini bıraktı. Tamamı komiser
    tarafından Mustafa'nın ağzından dökülmüş gibi yazılan bir ifade. Onu ise hiç
    ilgilendirmiyordu, orada yazılanlar. imzalaması gerektiği kağıdı ters çevirip üzerine dev
    harflerle “Adalet” yazdı. Ardından söz hakkı alır gibi parmağını kaldırdı ve konuşmaya
    başladı:
    – Adalet bir gökkuşağı gibi olmalı. Bütün renkleri, bütün insanları içinde barındırmalıdır
    ayırtmaksızın. Dökülen bir umut damlası ve ışıldayan bir vicdan sözcüğü, bu adalet
    gökkuşağının renklerini oluşturur… Sizin adaletinizi sikiyim ben!
    Kafasını sertçe masaya vurdu Mustafa! Komiseri halen daha karşısında görünce, daha da sert
    vurdu… Komiser kaybolana dek. Mustafa yazdığı “Adalet” kelimesinin yanı başında uzunca
    bir uykuya daldı. Adalet sözcüğünü ise başından akan kan nehri boyuyordu. Oğlunun 244 gün önce boyadığı gibi.
    avatar
    25.08.2017 - 14:25
tümünü gör

entri girebilmek için giriş yapın