açlık
-
charles bukowski'nin uzunca bir şiiri. her okuduğumda gülerim, bu şiire.
"çok kez aç kaldım.
ama şu anda özellikle
new york'ta çektiğim açlığı
düşünüyorum.
hava yeni kararmıştı,
bir restoranın
vitrin camının önünde
duruyordum.
fırında kızartılmış bir domuz
vardı vitrinde,
gözleri oyulmuş,
ağzında bir elma.
zavallı lanet domuz.
zavallı lanet ben.
domuzun arkasında,
içerde,
masalara oturmuş
konuşan, yiyen, içen
insanlar vardı.
ben o insanlardan biri değildim.
domuza daha yakın hissediyordum kendimi.
yanlış zamanda
yanlış yerde
yakalanmıştık.
kendimi o vitrinde hayal ettim,
gözlerim oyulmuş, nar gibi kızarmışım,
ağzımda elma.
sıkı bir kalabalık birikirdi herhalde.
"hey, amma sıska bu!"
"kolları çok zayıf!"
"kaburgaları sayılıyor!"
uzaklaştım vitrinden.
odamın yolunu tuttum.
bir odam vardı hala.
odama giderken tahmin yürüttüm:
kağıt yiyebilir miydim ?
gazete kağıdı ?
karafatma ?
bir fare yakalayabilirdim belki ?
çiğ fare.
kürkünü yüz,
bağırsaklarını çıkar.
başını ve kuyruğunu kes.
hayır, korkunç bir
fare hastalığı kapabilirdim!
yürüyordum.
o kadar açtım ki ne olsa
yiyebilirdim:
insan, itfaiye vanası, asfalt,
kol saati...
kemerim, gömleğim.
binaya girip
odama gitmek için
merdivenden yukarı çıktım.
iskemleye oturdum.
ışığı açmadım.
orada oturup
akılımı kaçırıp kaçırmadığımı
düşündüm,
çünkü kendime yardım etmek
için hiçbir şey yapmıyordum.
o anda açlık kesildi,
öylece oturdum orada.
sonra sesleri duydum:
yan odada iki kişi
sevişiyordu.
yayların gıcırtısını
ve inlemelerini duyabiliyordum.
kalktım, odadan
çıkıp sokağa döndüm yine.
ama farklı yöne
yürüdüm bu kez,
vitrindeki o domuzdan
uzağa.
ama düşündüm domuzu
ve domuzu yemektense açlıktan
ölmeyi yeğleyeceğime karar
verdim.
yağmur başladı.
başımı kaldırdım.
ağzımı açıp yağmur damlalarını
yuttum... gökten çorba...
"hey, şuna bak!"
dediğini duydum birinin.
aptal orospu çocukları, diye geçirdim içimden,
aptal orospu
çocukları!
ağzımı kapatıp
yürümeye devam ettim." -
(bkz: aç doymam tok acıkmam sanır)
-
Bilge Olgaç'ın yönettiği, Türkan şoray'ın oynadığı 1974 yapımı Türk filmi.
-
knut hamsun kitabı.
kitaptan bir pasaj.
ama yeleğim yoktu benim.
peki onu aramaya nasıl da kalkışabiliyordum? haftalar var ki, yeleksizdim. bu da nereden aklıma geldi? şaşıran kız fazla beklemedi, hızla çekip gitti. bense onun çekip gitmesine sessizce katlanmak zorunda kaldım. etrafıma insanlar yığılmıştı, bağırtıyla gülüyorlardı. bir polis memuru kendisine yol açıp yanıma kadar geldi, neler olduğunu öğrenmek istiyordu.
“bir şey yok,” karşılığını verdim, “hiçbir şey yok! sadece şu küçük kıza yeleğimi vermek istedim… babası için… bunda toplanıp gülünecek ne var sanki? eve gider başka bir yelek giyebilirim pekala.”
polis, “sokak ortasında soytarılığın gereği yok!” dedi. “haydi, yürü
bakalım!” beni öteye doğru itti. ardım sıra, “bu kağıtlar sizin mi?” diye seslendi.
“evet, hey tanrı'm, makalem bu benim, önemli yazılar… nasıl bunca dalgın olabiliyorum bilmem ki…”
“kağıtlarımı toparladım, tümünün yerli yerinde olduğunu anlayınca, orada bir an bile duramadan, etrafıma bakmadan doğruca gazetenin yolunu tuttum. kurtarıcı kilisesi'nin saati dörttü.
ofis kapalıydı. basamaklardan aşağı bir hırsız gibi ürke korka indim, sokak kapısının önünde ne yapacağımı kestiremez halde durdum. ne yapacaktım? duvara dayandım, gözlerimi taşlara çevirip düşünmeye koyuldum. yerde bir topluiğne duruyor, ayaklarımın ucunda ışıldıyordu. eğilip aldım. ceketimin düğmelerini sökersem, karşılığında ne kadar para alabilirdim? belki de nafile bir uğraş olurdu bu. düğme, hepi topu düğmeydi, ama ben yine de döndüre döndüre gözden geçirdim, yepyeni gibiydiler. hoş bir buluştu bu, düğmeleri yarım çakımla keser ve onları bodruma götürebilirdim. bu beş düğmeyi satabilmek beklentisiyle hızla canlandım. “bak görürsün, olur bu iş,” dedim. sevincimden yerimde duramıyordum. düğmeleri art arda kesmeye başladım. bir taraftan kendi kendime sessizce konuşuyordum:
“evet, görüyorsunuz ya, insan böyle parasız kalabiliyor, ama gelgeç bir sıkıntı bu… eskimiş mi dediniz? hatalı bir sözcük kullanıyorsunuz bence… görünüşe göre bu düğmeler benden çok daha az eskimiş durumda. size şu kadarını söyleyeyim, ben ceketimin düğmelerini iliklemem, bir huy bu bende, bir özellik… hayır hayır, almak istemiyorsanız bir şey diyemem. ama bunlar için on ‘öre' isterim. daha aşağıya olmaz… hayır be canım, mutlaka alacaksınız diyen de kim size? susun ve beni rahat bırakın… hay hay, çağırın polisi, umurumda değil. siz polis alıp gelinceye dek ben de burada beklerim. meraklanmayın, hiçbir şeyinizi aşırmam… pekala, iyi günler, iyi günler! benim adım tangen, dışarıda biraz fazla dolaştım da…”
merdivenlerden biri iniyordu. hemen gerçeğe döndüm. makas'ı tanıdım, düğmelerimi hemen cebime attım. önümden yürüyüp gitmek istedi, selamıma bile karşılık vermedi, nedense ansızın tırnaklarıyla ilgilenmeye başlamıştı. durdurup müdürü sordum.
“yerinde değil.”
“yalan söylüyorsunuz!” dedim. kendi küstahlığıma kendim de şaşırdım. “müdürle görüşmem gerek,” diye sürdürdüm. “stiftsgaard'dan haberler ileteceğim ona.”
“bana söyleyemez misiniz?”
“size iyi geldi bu.” hemen benimle yukarı çıkıp ofis kapısını açtı. yüreğim de ağzıma gelmiş gibiydi. kendimi cesaretlendirmek için dişlerimi sıktım. kapıyı çalıp müdürün özel çalışma odasına girdim.
arkadaşça bir ifadeyle bana, “günaydın!” dedi. “siz miydiniz? buyurun oturun!”
o anda bana kapıyı gösterseydi daha çok sevinecektim. ağlayacak gibi olduğumu sezinliyordum.
“bağışlayın!” dedim.
“oturun!” diye üsteledi.
oturdum, yeni bir makalem olduğunu, gazetede yayınlanmasını çok istediğimi belirttim. bu makaleye çok emek harcamıştım, bana epey yorgunluğa mal olmuştu.
yazıyı alarak, “okuyacağım,” dedi. “yazdıklarınızın tümü zaten büyük emek ürünü. fakat çok hızlısınız. birazcık daha ölçülü olsanız… çok ateşlisiniz. ama yine de okuyacağım.” masasındaki işiyle ilgilenmeye başladı.
yerimde durakaldım. bir kron istemeye cesaretim var mıydı? yazılarımda ateşliliğin gerekçesini ona açıklasam? o zaman bana yardım edeceğine inanıyordum, ilk kez olmuyordu.
ayağa kalktım. hım… evet ama son kez yanına geldiğimde, para sıkıntısından yakınmış, dahası benim paramı toparlayabilmek için tahsildarını dışarı göndermişti. belki bugün de yine aynısını yapacaktı. hayır, böyle olmamalıydı. üstelik, işi olduğunu da görmüyor muydum?
“başka bir şey var mıydı?” diye sordu.
sesime kararlı bir ifade vererek, “hayır, yok!” dedim.
“görüşmek için ne zaman geleyim?”
“ah, geçerken bir uğrayın,” diye karşılık verdi, “bir iki gün sonra olabilir.”
meramımı bir türlü dillendiremiyordum. bu adamın arkadaşça davranışı sınırsız gibiydi ve ben bu davranışına saygılı olmak istiyordum. açlıktan ölmeyi tercih ederdim. ve dışarı çıktım. -
(bkz: açlıktan ölmek)