devam etmeniz halinde bu veri kaldırılacak.devam etmek istediğinizden emin misiniz?

  1. Geride bıraktığımız gün "Dünya Kediler Günü"ydü. Oldukça minimal, yalın, çok güzel "kedi ve mutluluk" hikâyesi okumuştum geçenlerde, paylaşmak isterim:

    "Dişi Kedi

    Kedinin adı kediydi. Sadece kedi. çoğu beyaz, kuyruğu ve kafasının üzeri sarı, gövdesi oldukça iri, üçgen suratlı bir dişiydi. Patileri iriliğinin aksine çok ince ve zarifti. insana gelmezdi. Odadakilerin hepsini göz hapsinde tutacak bir konumda uzanırdı. Fare ve kertenkele avlamakta çok ustaydı. Hırsızdı da. Ortada bırakılanı anında götürürdü. Bir sabah vakti namazdan gelen Mehmet dedemi takip etmiş ve Mucur'daki evimizin kedisi olmuştu. O zamanlar olsa olsa altı aylık olan kedi benim hatırladığım her yaz iki yavrulu bir anneydi. Yılda sadece bir kez o da sadece iki yavru yapardı.

    Ortası bahçeli, bir yanı ahır, bir yanı kümes, bir yanı konut olan geniş kasaba evinde kendine verilenleri yer, kimseye sırnaşmadan bulduğu fareleri avlayarak ve yaz günlerinde çatıda yatarak vaktini geçirirdi. içeri girmesi serbestti ancak çok aç olmadıkça girmezdi. Yavrularını eşeğin bağlı olduğu ahır kısmına yakın samanlıkta doğururdu. Biz tatile gittiğimizde yavrular en az iki aylık olurlardı. Kardeşimle yavrulara isim takar iple oynatırdık. Yabani kedinin yavruları da yabani olur, kucağa gelmezlerdi. şansımız yerinde ise kafalarını birkaç saniye okşardık o kadar.

    ilkokulu bitirdiğim yıl kedinin iki yavrusu da sarman cinsiydi. Biz izmir'de bir ay geçirip Mucur'a gidene kadar iyice ayaklanmışlar, karınları şiş, kuyrukları uzun, kulakları dik nefis yaratıklara dönüşmüşlerdi. Babaannemin tabiri ile ortalıkta harman savuruyorlardı. Birisinin karnı daha şiş olduğundan Mehmet'in teklifiyle ona toparlak adını takmıştık. Orada kaldığımız dört hafta içinde kucağıma almaya, sevmeye muvaffak olamadığıma hayıflanıyordum. Gel deyince geliyor ama el yetişme uzaklığından daha fazla yaklaşmıyordu.

    izmit'e dönmemize bir hafta kalmıştı. Ağustos sonuydu. Dedemle bağ bahçe işi yapmış, epeyce yorulmuştuk. Akşam ezanı vakti karnımızı doyurduktan sonra divan üzerinde dinleniyor bir yandan da radyoda kısa dalgada istasyonları karıştırıyordum. Babaannem yer minderinde oturuyor, annem karşı divanda gazete okuyordu. Tercüman tabii ki.

    Denizler asılmış. Naim Talu ve Nihat Erim hükümetleri kurulmuş. Seçimler yapılıp Karaoğlan Ecevit iktidara gelmişti. Babamın canı sıkılmıştı.

    Mehmet annemin yanında uykuya dalmıştı. Anne kedi camdan girdi. çağırdım: 'Gel kızım, gel'. Babaannem çıkıştı: 'Ne kızı yahu, koca avrat o. Sağdan soldan peydahladığı piçlerini bizim eve doğuruyor'. Güldüm. Kedi de benim uzandığım divanda bir saniye duraklayıp yiyecek kabına doğru seğirtti.

    Yanımdaki camdan hafif serin bir hava geliyordu. Bir de müzik sesi. 'Ufuklara yaslanmış yorgun dağlar sırayla / çadırımın üstüne doğmuş akşam yıldızı'. Tüm bedenimi kaplayan bir mutluluk hissi. Son hatırladığım anı ve o sırada baktığım tavandaki çıplak ampulün ışığını düşünüyorum. Gözlerimi açtığım sırada ise odanın içi güneş ışığı ile dopdolu.

    Duvardaki saate bakıyorum. Kasaba için öğlen sayılacak bir saat: Dokuz buçuk. Sırtüstü yattığımı ve bacaklarımın çok sıcak olduğunu fark ediyorum. Orada, bacaklarımın arasında uyuyan bir tüylü yumak var. Toparlak adını taktığımız dört aylık yavru oraya kıvrılıp yatmış. Kuyruğu hafifçe oynuyor. Doğrulup kafasına dokunuyorum. Kaçmıyor. çenesinin altını okşuyorum. Hırıldıyor. Fazla rahatsız etmeden yeniden uzanıyorum.

    Bir traktör geçiyor. Bir at arabası. Bazı adamlar. Sonra çocuk sesleri. Evin bahçesinde babaannemle annem konuşuyorlar. Yaşlı kadın: 'Yavrum uyusun elleşme, tam yaşı' diyor. Hayatımın on iki saatinin adeta silinmiş gibi yok olduğunu anlıyorum. Açım. Kediye kıyamıyorum.

    Yavru anlamış gibi kalkıyor. Geriniyor. Divandan aşağı atlamıyor. Elime sürünüyor. Kalkıp oturuyorum. Okşuyorum. Kucağıma geliyor. Kendini sevdiriyor. Elimi yalıyor. Dostuz.

    Ahali kalkalı çok olmuş. Dedem evdeki kadınların itirazı ile beni uyandırmaktan vazgeçmiş. Bağa yalnız gitmiş. Bahçedeki basamakların üzerinde emaye tepsi ve bir bardak süt ve yarım ekmek içinde kıymalı yumurta beni bekliyor. ilk ısırıktan sonra ağzımdaki tat beni keyiften titretiyor. Baldırlarımdaki ağrıyı iyice hissediyorum. Anneme ağrılarımı söylüyorum. Onu beklemeden babaannem cevaplıyor: 'Büyüyon evladım. Büyüyon.' "

    (Trenin Penceresinden adlı Ahmet Faruk Yağcı kitabından)
    avatar
    18.02.2019 - 02:22
  2. Hikâyenin içindeki kedinin bencillik müstesnalığı iyi anlatılmış :)

    "Hani Balığı

    Uyuyordum. Sanki uyur uyumaz başlıyordu düş. Başlangıçta hep hayvanlar vardı. Bir kelebek ya da bir balıktı gördüğüm. Ya da bir kedi, bir yılan. Bir fil, bir deve, bir timsah ya da bir yaban domuzu gördüğüm de olmuyor değildi. Sonra hayvanların yerini insanlar almaya başladı. Yavaş yavaş, tanıdığım ve tanımadığım kişiler sökün ediyordu.Daha çok bir dönüşüm biçiminde gerçekleşiyordu bu. örneğin, kelebek, insana dönüşmeden önce: Tutma beni, diye bağırıyordu. Tutma! Kanatlarım elinde kalacak ve ben rengimle birlikte gizimi yitirip can vereceğim o kaba saba ellerinde.

    Oltamdaki hani balığı: çabuk denize sal beni, diyordu. Rakına meze yapacaksın da ne olacak, muradına ermek istersen denize sal beni. Deniz... denizdir benim dünyam.

    Kedi, her zamanki gibi, bir yandan bacaklarıma sürünüyor, bir yandan da mırıldanıyordu: Miyavvv, yakaladığın kelebeği saldın, tuttuğun balığı denize bıraktın. Sabah, avladığım fındık faresini pençelerimden kurtarıp saldın. Benim yiyecek hiçbir şeyim kalmadı. Ne yakışıksız şey, süte bandığın bayat ekmekleri veriyorsun bana. Madem durum bu, ben de insana dönüşüp aşına ortak olacağım.

    Yılan (ev yılanı): Atalarım bu evin karanlık bodrumlarında büyüdü. Ben de gömleğimi, her kez, görünür bir yerde bıraktım. Rahmetli büyük hanım, anacığın, büyü bozmak için kullanırdı gömleğimi. Babansa, ölümüne değin, her sabah bir çanağın içinde sütümüzü verirdi. Uzun kış uykumda bile evinizin uğuru olmayı sürdürdüm. Oysa şimdi sen, yüzüme bakmıyorsun. Dayanasım kalmadı artık, ya bu evden kaçacağım ya da biçim değiştireceğim. Bizlerin sütünü eksik etmeyen aziz babanın görünüşüyle dolanacağım bundan böyle geceleri. Ve o tiksindiğin sıçanlara da dokunmayacağım.

    Uyandım. Mevsimlerden yazdı. O sıralar deniz kıyısında bir evde oturuyordum. Uykunun ağırlığını ve düşlerin etkisini atmak için üzerimden, uyanır uyanmaz denize atardım kendimi. Düşlerden yorgun düşmüş bedenimi, gene denize attim. Sonra bahçede oturmuş bir yandan acı kahvemi yudumlar, Vladimir Nabokov'un kitaplarını karıştırırken, kapıyı çalmadan biri bitti karşımda elinde bir kelebek ağı:
    -Bahçenize çok nadir cinsten bir kelebek girdi Sayın Bayım, eğer sizi rahatsız etmezsem onu izleyebilir miyim?
    -izleyin, ama yakalamaya çalışmayın!

    Biraz sonra, elinde kamışı, bir başkası belirdi: Rıhtımınızdan oltamı sallamama izin verir misiniz? Bu gece lüfere çıkacağım da... Malûm, yem için birkaç izmarit...

    Daha sonra yaşlı bir kadın çaldı kapımı: Sizin kömürlüğünüzde bu mevsim yılan gömleği olur. Kızım yılancık oldu, onu iyileştirmek için acaba...

    Tüm bunları kaldırımları süpüren çöpçü noktaladı: Beyabi, kapının önü tertemiz oldu sayemde. Akşam yemeğinden arta kalan bir şeyler varsa, denize atma da...

    Akşam. Yazıyorum. Küçük oğlum soruyor:
    -Ne yazıyorsun?
    -Hayvan ve insan öykülerini.
    Kucağındaki oyuncak maymunun gözünü çıkartmaya çalışan velet, 'yalnız hayvanları yazsan daha iyi değil mi?' diyor. Tasalanma, diyorum oğluma. Hayvanları insan, insanları hayvanmış gibi yazıyorum.
    Oğlum, anlamadım, diyor.
    Ben: Büyüyünce ve düş görmeye başladığında sen de anlarsın, diyorum.
    Annesi: çocuğun aklını karıştırma, diyor.
    Ben, kendi kendime , Ya sabır! çekip, sen onlara bakma. Yazmana bak, diyorum, kendi kendime. Ve yazmaya bakıyorum.

    Niçin düşlerim hayvanlarla dolu ve niçin hayvanlar düşlerimde insana dönüşüyor ve sonra düşlerimde hayvana dönüşen insanları uyandıktan sonra karşımda buluyorum ve niçin kimse beni anlamıyor, anlattığımda da dinlemiyor, dinlediklerinde de anlamıyorlar ve anladıklarında da susuyorlar ya da saçma! diyorlar ya da, bunlar yazılır mı? Ya da bunları yazmakla nereye varacağını sanıyorsun? Ya da yazmak bu mu demek? Ya da keçileri kaçırmadan önce saate bir baksana.

    Saate bakıyorum: Ne akrep. Ne yelkovan. Yalnızca bir tik-tak.

    insanların (başta kendim) hayvana dönüştüğü düşlerin özlemiyle yanıp tutuşuyorum. Biliyorum, çok geçmeden o geceler de gelecek. o düşler de. Gelsin bakalım. Ne fark eder?
    Haziran 1996 "
    (Ferit Edgü'nün "Giden Bir Kedinin Ardından" adlı kitabından)
    avatar
    18.02.2019 - 03:27
  3. What do you believe in? What's your animal?
    Are you a cat or a dog person?

    Bu sorunun Timuçin açısından cevabını bilmediğimden şu duyduklarıma çok gülmüştüm, duyduğum en komik kedi gözlemciliği olabilir :

    "Bir kedimiz vardı, ciğerden başka bir şey yemezdi. Karım hastanedeyken kediye bakmak işi bana düştü... Fırsat bu fırsat dedim, ciğerden başka yemeklere alıştırmak istedim kediyi. Ekmek verdim, yemedi, yumurta verdim yemedi, makarna verdim yemedi. Aç bıraktım ben de, aç kalsın, ekmeğe alışır diye düşündüm. Alışmak şöyle dursun canavarlaştı o uysal kedi. üstüme saldırmaya başladı, kapı dışarı zor attım. Korkunç bir sesle bağırıyor, kendini bütün ağırlığıyla kapıya vuruyordu, Korktum doğrusu, hiç unutmam. Yenildim sonunda, küçük bir kediye yenildim. istediğini yaptım onun..."

    (Mikado'nun çöpleri - Melih Cevdet Anday)

    şayet Melih Cevdet Anday'ın Mikado'nun çöpleri'ni yazdığı vakitlerde yaş mama yaygın satılıyor olsaydı, yukarıdaki kedi ciğer için değil, yaş mama için Hayvan Mezarlığı kitabından fırlamış gibi davranırdı kesinlikle.

    Geçmiş kediler günümüz kutlu olsun :)
    avatar
    19.02.2018 - 00:54
  4. "(...)Ancak odalar şairi Necatigil ve Gündüz Vassaf evin kedilerini aslında o kadar da eve layık görmez. Onlar evde sahipleri varken paylaşım içindedirler. Onlar aslında, aynı zamanda evin yalnız kedileridir. Necatigil, 'Kediler' şiirinde kedilerin yalnızlığından bahsederek, belli noktadan sonra evlerdeki hapsedilişini eleştirmektedir. Belki insanların bir hayvana yaptığı en büyük zulümdür. üstelik sorgusuzca eve hapsedilen kedi, sahibi istedikçe oyuna, sevgiye dahil edilmektedir. Bu şiir kediler adına yazılmış lirik bir eleştiri niteliğindedir:

    Evlerde hapis kediler
    Yalnız nedir söyledikleri
    Okşarsanız
    Bir kenara çekilirler (...)"

    Kedilerle bu pandemi döneminde daha fazla empati kurmaya başladık..

    (Kedi Edebiyatı - Türk Edebiyatının Kedileri ve Kedicileri- şerife çağın, Sayfa: 320)
    avatar
    08.06.2020 - 01:34
  5. "(...) Topaç'a ağladığımı zannediyordum ama gözyaşımın sebebi bu dünyaya öyle savunmasız bir şekilde atılışımdı. Atılışımız... Can ne kadar onulmaz bir yaraydı ! Bu dünyanın en uçucu maddesi candır. Onun kıymetini bilmenin bir yararı yok. Yol kenarında duran bir yavru kediyiz işte. Ansızın bilmem kaç tonluk bir araç geçiverir üzerimizden. Hayatımız, şevkimiz, aşklarımız, tutkularımız, inançlarımız, kuşkularımız, hatıralarımız, umutlarımız bir saniyede solup gider. Can bu kadar kırılgan. Topaç bana bunu öğretmişti. O, can taşımanın zorluğunu anlatan bir yoldaşımdı. (...)"

    (Hatırla - ismail Güzelsoy - Sayfa:96)

    Birkaç gün önce ablamın kedisi yüksekten, camdan düşüp öldü. Can bu kadar kırılgan...
    avatar
    31.07.2023 - 00:41
  6. hayattaki en büyük korkularımdan biri, arabamla bir kedi tepelemektir. o kadar çok korkarım ki bundan, rüyalarıma girer, kan ter içinde uyanırım. araç kullanırken ne zaman bir kedi görsem yavaşlarım, hareketlerini izlerim önüme atlar mı diye.

    kedilerin insanlardan kaçtığı mahallelerden ev almayın. orada insanlar gaddardır, sevgisizdir. kedilerin oranın insanları ile kötü anıları vardır, ondan kaçarlar. kedilerin yanınıza yanınıza sokulduğu yerlerde iyi insanlar yaşamaktadır, bu kesindir. bir sokak kedisi korkmadan yanınıza kadar gelebiliyorsa, o sokaklardan gece vakti korkmadan geçebilirsiniz.
    avatar
    05.03.2018 - 02:15
  7. Evin bahçesinde kedilerimiz var. Yeni doğanlar, dışarıdan gelip yerleşenler derken bayağı bir kediyi tanıma şansı buldum. çünkü hepsi bizim gibi birbirinden farklı karakterdeler. öyle nankör filan deyip geçmeler komik geliyor. illa genelleyeceksek avcı hayatından şehir hayatına entegre olmaya çalışan minnoş hayvancıklar işte. Birbirlerine, farelere, kuşlara filan acımasız olabildikleri doğrudur ama genelde oldukça ürkek ve sevecen hayvanlar. Ve çok zor bir hayatta kalma savaşı veriyorlar. Tüm kedilerin ve kediseverlerin gününü kutluyorum ve bu savaşta şans ve başarılar diliyorum.
    avatar
    18.02.2017 - 00:49
  8. Geçenlerde Ekşi'de "kedi ismi bırak" başlığı gördüm. Kedim balkona çıkmak, kuşları hedef almak için miyav miyav bağırmaya başlayınca "düşersin hayır olmaz kemiklerin kırılır" dediğimde beni takmayıp miyavlamaya şirretliğiyle devam ettiğinde "huzursuz ruhlu kaltak" diyorum ona. Bu isim sayılır mı? Başka bir ismi daha var: Onu sokakta bulduğumdan dolayı "Sokaktan Gelen Leydi"; bir kitap ismi bu..
    avatar
    11.05.2020 - 01:10
  9. avatar
    17.11.2015 - 12:16